Salı, Ocak 24, 2006

Oldboy... bu muydu?

oldboy-opt

çoğu zaman bir filmi izledikten sonra filmin etkisinden kurtulmayı başaramayan zihin... hayata bakış açısını bir süreliğine değiştirebiliyor bildiğiniz üzere... ve o anın getirdiği "heyecan" dalgası ile üç-beş gün sonra yapmayacağı yorumları yapabiliyor... doğaldır.. işte bu hataya düşmemek için haftasonu izlediğim oldboy hakkında anca şimdi konuşuyorum.

bunca zaman (ortalama 2 yıldır) bu filmin hakkındaki yenilikçi, aşmış ötesi olduğuna dair yorumlar... "21.yüzyılın filmi" gibisinden yorumlar ister istemez beklenti yarattığı için, hayal kırıklığına uğramak adınada gerekli zemin de yaratılmış oluyor. üzülmedim falan ama ben "üst seviyede" bi film izlediğimi de düşünmüyorum açıkcası. çünkü ben bu filmde ne "korelilerin sınır tanımazlığına" dair birşeyler buldum... ne "başımdan aşağı kaynar sular döküldü"... ve bu yüzden hakkında yapılan çoğu yorumun biraz fazla abartıldığını düşünüyorum. sağda solda insanların yorumlarını okursanız görürsünüz. insanların sözlerinde yönetmenin ayakkabılarını yalamak bile mevcut tıpkı Oh Dae-su gibi... büyük ihtimalle insanların ilk defa uzakdoğu filmi izledikleri ve hatta açılışı OldBoy ile yaptıklarını tahmin ediyorum. yani şahsen ben alışık
olduğum bir yapı ile karşılaştım. bu hamleleri zaten çoğu yönetmen uyguluyor yıllarca. uzaklarda aramaya gerek yok oturun şöyle rastgele 5 Takeshi Miike filmi izleyin ve gerçeği kendi gözünüzle görün..

Chan-Wook Park ile ben "intikam üçlemesi" diye tabir edilen bu serinin 1. filmi yani "Bay İntikam İçin Merhamet" ile tanıştım. sonra üç ayrı yönetmen ile çekilen (birisi T. Miike'dir !) "üç sıradışı" üçlemesinin içinde bulunan "KES" bölümünü izledim. OldBoy'u da izledikten sonra... "kes" için yaptığım yorumlarda da tahmin ettiğim şeyi doğrulamış oldum. bu yönetmen "intikam" öğesinin altını çizmekten çok hoşlanıyor. tamam tarz edinmek adına hoş birşey olabilir... fakat bu "intikam" tabanlı filmler ile birilerinden (yoksa izleyiciden mi ?!!) intikam alıyor olmasın? :)) (ne intikammış be sayın Chan-Wook Park)

yönetmenin intikam takıntısını gözardı edersek.. enteresan bir konu var. paralel intikamlar.. intikam alacağım diyipte avlananlar.. avladıktan sonra ise "ben ne yaptım, şimdi ne yapacağım" çıkmazlarına düşen avcılar... (ne intikammış be Woo-jin Lee) sadece bir cümlenin insan hayatının nasıl içine edebileceğini gösteren yanı güzeldi. yine böyle intikam almak isteyen
birisinin aslında ne kadar büyük bir intikamın kurbanı olduğu durumları.. harmanlanmış filmleri sevdiğimden dolayı (bkz: matrix ;) ) filmin çeşitli türleri bünyesinde barındırması dikkat çekiciydi. çizgiromanları.. manga-anime tarzı öğeleri.. kara-mizahı.. noir filmleri falan. bana yine izlemeden önce çok övülen "tek planlı dövüş sahnesi"ni de o kadar fazla tutmasam da ateri oyunlarını andırmasıyla ilginç geldi.. takdir ettiğim canlı ahtapot (vantuslar vardı böyle böyle) yeme sahnesini, okul merdivenlerindeki çok hoş geçiş sahnesini ve asansördeki tetik sahnesini de unutmadan ekleyeyim..

bahsettiğim gibi öyle günlerce unutamayacağım bir film olduğunu düşünmüyorum. şu an üzerimde herhangibir etkisi de yok. çünkü bu filmin eşitlendiği türleri rahatlıkla buluruz. o türlere haksızlık yapılıyorsa.. bu filmin de tam tersi fazla yüceltilmesini doğru bulmadım. çünkü
"zaaf-besleyen" bir özelliği var. intikam çeşitleriyle "Oh Dae-suuuuu" diye bağırtabilir insanı. bir çok aksiyon filmini nasıl keyifle izleyip, açlığımızı gideriyor, de-şarj oluyorsak.. OldBoy'un da yaptığı bu olabilir. daha doğrusu işte yönetmenin çizginin hangi tarafında durduğuna iyice emin
olmanın gerektiğini düşünüyorum. hani insanlar çoğu aksiyon-macera-eğlence filmini "köpük" olarak değerlendirip, yönetmenlerin insanı kandırıp ona geçici mutluluklar sunup sonra cebini parayla doldurduğunu düşünüp o filmlere burun kıvırır ya.. işte bu filmin de aynı kategoriye girme durumu varsa.. bu çifte standartı hiç adil bulmuyorum, sempatik bulmuyorum. işte tam emin olmadıkça.. bu amcanın ayaklarına kapanmayı tercih etmiyorum. ki uzakdoğu sinemasıyla tanıştığımdan beri hergün bunun için 2 rekat namaz kılacak kadar şükreden birisi olarak ben... bir yerlere kapanmam gerekirse wong kar wai, zhang yimou, takeshi miike gibilerden yana tercihimi kullanmayı yeğlerim. :))

yinede "yiğidin hakkını yiğide vermek" gerekirse... puzzle'ın bütün halini görmek daha doğru olacaktır. yükselişe geçen bir uzakdoğu sineması var. ve gün geçtikçe.. filmler izledikçe.. bu rüzgarın gözümde en büyük kolunu "güney-kore" oluşturma başladı.. bu kadar saygı-duyulası bir sinema daha olabilir mi acaba merak ediyorum.. umarım eleştirdiğim noktaların tam olarak
nereler olduğu anlaşılmıştır. zaten bu film iyi-kötü eleştirilecek bile olsa... eleştirilmemesi gereken tek yeri vardır ki o da içindeki "ensest" noktası. hele hele bu noktayı baz alıp tüm güney-koreye hatta daha da genelden tüm uzakdoğuya burun kıvıran.. onlara saygısızlık yapabilecek kadar iğrençleşen "sığ" insanlar var ki.. mümkünse onlarla karşılaşmayalım ve bu
mevzuyu sohbet konusu bile yapmayalım. en gereksiz en saçma hareket bu olacaktır çünkü...

Perşembe, Ocak 05, 2006

Before Sunrise...

beforesunrise1

ethan hawke
ve julie delpy'nin oynadığı... tamamen diyalog ağırlıklı ilginç bir film.

gerçekçi...

bol bol diyalogların olduğu ve o diyalogların size hissettirdikleri dışında başka hiç bir şeyin olmadığı... tabi arka-fondaki viyana'yı saymazsak... filmleri seviyorsanız kesinlikle kaçırmayın...

çünkü diyaloglarının çok etkileyici olduğu, ilişkileri sorgulayan, çok modern bir aşk hikayesi var bu filmde. iki kişiye kulak misafiri olmuş olacaksınız ama çok keyifli...

spoiler olacak ama;

özellikle... arkadaşlarına söyleyecekleri şeyleri... sanki arkadaşlarını arayıp telefonda söyler gibi yaparak parmaklarını ahize olarak kullanıp... birbirlerine rol yapmadan içlerini döktükleri sahne...
ayrıca... dünya nüfusunu baz alıp, ruhları sorguladıkları ve reenkarnasyonu yerin dibine soktukları sahne...
ayrıca plakçıda özel plak dinleme odasında bir türlü göz göze gelmedikleri o sıcak sahne...
çok hoşuma gitti. klişe bitmedi. gerçekçi bitti. sonunda bir çoğunun tahmin ettiği şey olmadı ve oldu bitti :)

kısaca filmi özetlemek gerekirse;

iki kişi filmin tamamı boyunca konuşur
ve
ne onlar
ne de biz
asla sıkılmayız :))

Salı, Aralık 27, 2005

HERO... ying xiong...

hero45764

hani insanların zihninde çok özel film listeleri olur. ve o filmlerden birinin ismini bile duysanız bir yerde hisleriniz hemen kabarır, söyleyecek bir çok şeyiniz vardır felan.
işte Hero benim o listeme bodoslama daldı afedersiniz. listemin sadece küme çizgisi vardır. küme içinde tüm maddeler özgürdür. ben birinciyim sen üçüncüsün o dördüncü gibi durumlar söz konusu bile değildir. küme çizgisi içinde tüm maddeler kardeşçe geçinip giderler :)

HERO !

kısaca MUHTEŞEM !

uzunca;

daha ne olabilir. bunun üstüne daha ne sunulabilir. eksiksiz bir film. fazlası çok. yeterki o fazlayı taşıyacak güçlü omuzlu insanlar bulabilsin film. ve özellikle belirtmek istediğim bişey var; o da bu filme gösterilecek bir saygı varsa o da sinema salonunda izlenilmesidir. Allah’a şükür hem görüntü hem ses adına gayet doyurucu bir salona denk gelmiştik zamanında. bu açıdan çok şükrediyorum. örneğin İsimsiz ile Gökyüzü'nün mücadele ettikleri o bölümde adeta kendimden geçtim. yere düşen her damlada ortasında olduğumu hissettiğim bir yağmur atmosferi zaten yeterince güzel iken birde o kılıçların çıkardığı net sesler, tekme sesleri, hışırtılar vs mükemmel idi. yaşlı amcamızın çaldığı mükemmel ve kavga gibi yoğun ekşın olan bir duruma tezat bir rahatlama seansı sunan o güzelim ezgileri de unutmamak lazım. kısaca sinema ortamı bu filmin insana verebileceği herşeyi dile getiren bir varlıktır. dikkate alınız.

Konusunu anlatmayacağım. gidin görün. ama özellikle o muhteşem sahnelerin sürekli değişen ağırlıklı renklerinin anlamını sizlere anlatacağım. filmden sonra zapdedilemek bir araştırmacılık
öğretisi ile doldu taştı yüreğim. ulaştığım sonuçlara göre ;

Renklerin çin kültüründe temsil ettikleri kavramlar şöyle;

Kırmızı aşk ve tutkunun ötesinde yalan anlamına geliyor.
Mavi mantığın rengidir.
Yeşil belleğe karşılık geliyor.
Beyaz ise sadelik ve gerçeğe denk düşüyor.
Gri renk de belleğe, zihine denk düşüyor.

filmin kendi içinde çizdiği sınırlar ve mantık kurallarına göre herşey kusursuz. tüm bunlar düşünüldüğünde suya batmayan insanları, bir zıplamada 2-3 zıplamalık mesafeyi uçarak kateden insanları, oku eliyle tutan insandan tutunda yüzlerce oku geri püskürtmeyi başaran insanlara kadar olup biteni mantıksız bulanlar varsa onları dinlemek bile istemiyorum. mümkünse görüşmeyelim.

benim en çok hayran kaldığım nokta sinema dilini çok iyi kullanması. çok etkileyici. sinema ses ve görüntü ise... ve görüntü daha bir ön planda ise eşitliğin diğer tarafına bu filmi koymak hiç zor bişey değil. hatta ahanda koydum. buyrun kaldırın gücü yetecek olan bir kişi varsa. bu öyle bişrey ki;
en hareketli aksiyon dediğimiz sahnelerde bile anlık durağan durumlar ortaya çıkıyor, tek karelik bekleyişler, pozisyon almış karakterler, ağır çekim sahneler ve bunları arkasından destekleyen güzelim müzikler öyle bir ruh haline sokuyor ki insanı o anın hiç bitmesini istemiyorsunuz, hayran kalıyorsunuz, takdir ediyorsunuz, bin bir ruh haline giriyorsunuz ve herşey bittiğinde bi bakıyorsunuz daha o sahne bitmemiş. birbirine 2 adım uzaklıkta olan insanlar daha birbirine yaklaşamamış bile. elinizdeki tek delil kılıçlardan çıkan kıvılcımlar oluyor...

Jet Li'nin ön planda olmamasına çok sevindim. bir Jet Li filmi olmamış. güzel bişey. aslında bir bilmem ne filmi hiç olmamış. o bir bütün. her parçası önemli. yönetmenden, görüntü ekibine, oyuncusundan stilize sahnelerin yaratıcılılarına ve müziklerini besteleyenlere kadar...

her parçası önemli dedim ama benim açımdan en önemi parçayı çekip çıkarayim oyuncular adına :)
Ziyi Zhang.

hero.moon

kim derdi ben belli bir süre hep aynı şahısla yatıp aynı şahısla kalkayim. güneşi, ayı hatta hiç bir tabiat olayı şahit gösterilmesin bu sevdaya. Kaplan ve ejderha ile bulaşan, The Road Home ile doğru karar olduğu anlaşılan ve Hero ile artık emin olunan bir beğeni bu. anlamlandırılamayan
bir büyüsü var ve hiç bitmiyor. ve o kadar değerli ki Eve Dönüş'ten beri masa üstümde resmi halen duruyor ve sinema salonunda bu gün bizi sinir eden dişi bazı dişi kesimi ile kıyaslamam istenilse gözümü kırpmadan Takeshi Miike tarzı edasıyla bu kızın yani AY'ın kılıcını kapıp anında kıyaslandığı kesimi doğrarım ve yine de AY derim, Ziyi Zhang derim. yani o kadar daha çok değerli gözümde...

sanırım bu filmi kaplan ve ejderha'dan daha çok sevdim. ama unutmuyoruz tabiki aynı kümenin içindeler :)

en dip not : film sonrası eve geldikten sonra tüm bunları 1 şişe ahududu şarap içtikten sonra yazmak ile meşguldüm. cümle düşüklüklerine, harf hatalarına felan varsa özür dilerim. herşey her HERo için, herşey sinema için, herşey ziyi zhang için :))) film için pişman mısın diyenlere kılıcımı gösteriyorum :) ve onlar hemen "meep meep" efekti eşliğinde coyote'nin kovaladığı roadrunner şeklinde uzaklaşıp kayboluyorlar....

neden şarap içiyorsunuz sayın neo diye soranlara da :
eeeeee Hero'nun gelişini kutluyoruz demek istiyorum, yeterli olur sanırım hehe...

kafam toplansın daha çok konuşuruz bu filmi. şimdilik dikkatinizi çekmek istediğim tek şey "her şey aynı cennet altında" olduğudur...

Salı, Aralık 06, 2005

Babam Ve Oğlum

insan büyüyünce hayalleri küçülür mü?..

bu sözün üstüne başka ne denilebilir ki...
bu söz filmde geçiyor... belki spoiler yaptım özür dilerim ama çok zarar vereceğini sanmıyorum... ki fragmanda da olması lazım.

film dağıttı resmen.. terledik ve ağladık... tüm salon burnunu çekiyordu. ilk kez tanık oldum bu derecesine...

ama film asla sıradan bir duygu-sömürüsü-filmi kadar basit değil ve insanların ağlaması da basit değil... ağlamak en doğal tepkilerden biri... tıpkı gülmek gibi...

çağan ırmak...

mustafa hakkında herşey'i izledikten sonra filmi pek sevemediğimi görüp... üstüne üstlük bu kadar insan bu filmi övüyor hayret diyerekten... hiç izleme fırsatım olmayan çemberimde gül oya ve çok süper olmasa bile kesintisiz izlediğim asmalı konak'a rağmen... haddim olmayarak adama karşı negatif hislerim vardı... yani çağan ırmak dediklerinde pek bir şey hissetmiyordum... buna rağmen fragmanından sonra "babam ve oğlum"a kesin gitmeliyim diyerekten ailemin kolundan tutup onlarla beraber izledik filmi...

şimdi onu kıskandım... ve adamlar sinema yapıyor işte.. doğru proje olursa ne de güzel oyuncularımız var onu anladım... bir fikret kuşkan süpermiş... onun babasını oynayan çetin tekindor(o nasıl bir sahnedir ya kollarını açıp beklerken üzerindeki ruh hali, kendini yiyişi)... hafif deli abisini oynayan oyuncu... annesi hümeyra (taptım kadına resmen ya artık, traktör kullanıyor kadın var mı ötesi ya.. zaten avrupa yakasından sempatimiz vardı).. hele ufak deniz'in performansı anlatılamaz... daha ismini sayamadığım diğerleriyle beraber oyunculuklar çok sıkıydı ve çok renkliydi... hepsine teşekkürler bu proje için...

bu tarz filmlerin alacağı en büyük tepki doğal olarak "duygu-sömürüsü-yaptı" şeklindedir.. hele ağladığımız gerçeği koz alınarak.. duygu sömürüsünden dolayı kandınız ve film güzel geldi denilebilir... açıkcası hiç ama hiç önemi yok.. zaten filmden en çok etkilenecek insanlar hayatlarından birer parça hissedebilecek insanlardır. ben "dedemden" dolayı filmle bağ kurup,
ayrıca türkiyede olduğumuzu çok iyi hatırlattığından dolayı "fikret kuşkan'ın "ben bu ülke için çabaladım ama o ükenin hiç umrumda değilmişiz" sözü" ile kendi köyümüzün yaşam tarzına çok yakın şeyler hissettiğim için (ki o çok konuşan gelinin tıpkısı benzeri bizde de var) (ki bizim köy de ege'de) daha çok sevdim filmi ve duygulandım.. film asla duygu sömürüsü
yapmıyor ki gereksiz yanık türkülerden eser bile yok üzücü sahnelerde ve bir sahnede üzüyorsa aynı sahne değişmeden güldürebiliyor.. gözyaşlarınız kahkahalarınıza karışıyor resmen.. bu dengeleyici özelliğine hayran kaldım resmen. ayrıca sahne geçişleri de çok akılcıydı...

kısaca söylemek gerekirse.. türk sineması bir yerlere gelecekse ve gelişecekse bir şekilde... bu adam kilit isimlerden birisi olacaktır diyebilirim... eskilerden "uçurtmayı vurmasınlar" nasıl etkilediyse beni, o tadı aldım filmden...

Pazartesi, Kasım 21, 2005

Flightplan / uçuş Planı

Flightplan01

ne zamandır fragmanını izledikçe merakımızı artıran bir projeydi uçuş planı. bir ay kadar önce mekan olarak yine uçakta geçen "gece uçuşu / red eye" orta-kaliteyi geçemediği için çok tatmin etmeyen sıradan bir film olmuştu ama uçuş planı hiç te fena olmayan bir gerilim filmi olmuş...

atmosferi gereği kapalı bir mekan hissi yaratmak zorunda olan film, çok gerçekçi olarak bir uçağın içinde yolculuk ediyormuşuz hissini başarıyla veriyor. üstelik öyle bir uçak yokmuş bile dünya üzerinde ve tamamen film için hayali bir tasarım... ki zaten senaryosundan dolayı merak uyandıran yönüyle... git-gide yükselen gerilim yetmiyormuş gibi, arada sırada sarsılan uçak ile iyice tedirgin ediyor izleyiciyi. gerilimin yükselmesi çok dengeli ve gereksiz boş bir sahne yok. bu yüzden kopukluk yaratacak bölümleri içermiyor.

rolü gereği ekranda en çok gördüğümüz çaresiz-tedirgin-üzgün anne rolüyle jodie foster dengeli oyunculuğu ile kusursuzca hakkını vermiş... bana biraz panik odasını hatırlattı o.. çünkü orada da kapalı bir mekan vardı ve yine kızı için yaptığı bir mücadele vardı...

filmin senaryosu konu gereği değişik yönlere ve türlere çekilebilecek kadar dolu... kızın kaybolması değişik işlenebilirdi mesela. ne bilim annenin hayalleri falan bile olabilirdi ama heralde o bu kadar tutmazdı gibi.. yani o zaman uçaktaki gerilim ve kovalamacanın sonunda bir anlam ifade etmediği çıkardı, hayal kırıklığı yaratabilirdi sanki... gerçi filmdeki gibi konu
birden "para-için-kötülük-komplosu" olayına geçiş yaptığı an ister istemez biraz basitmiş gibi düşünüp hayal kırıklığı yaşıyormuş gibi oldu ama sonuçta bu yönüyle daha gerçekçi ve olası bir senaryo haline geldi. yani basitliği onu gerçekçi zemine oturtuyor. uçağın patlaması bile abartısızdı mesela..

diğer üzebilecek tarafı ise 11 eylülün tedirgin etkisini gördüğümüz bölümler. ki üzücü geldi bana biraz ama sonunda sanki o çantayı taşımaya yardım sahnesiyle biraz yumuşamış gibi. yani çok kara-mizah. çaresiz-annenin ve yolcuların uçaktaki araplara terörist gözüyle bakması... elektrikler gidince "ne yaptınız uçağa" şeklinde saldırmaları vs. 11 eylülün uzantıları olarak yansıyor... heralde oradaki amaç bile filmin tamamen günümüzde geçen bir gerilim filmi yaratılmak istenmesi... sonuçta amerikada uçaklardaki araplara öyle bakacak yolcular mutlaka vardır...

sonuç olarak... o kadını özellikle seçme nedenleriyle... kızı hiç mi kimse görmedi acaba yönleriyle ve arap göndermeleri ile biraz düşünmeye sevk edip samimiyeti sarsıyor gibi yapsa da uçağın atmosferiyle ve sarsılmasıyla gerildiğimiz için şükredip bunları görmezden geliyoruz...

Pazartesi, Kasım 14, 2005

the legend of Zorro...

jippo_puff_zorro
ben zorro'yu antonio banderas ile tanıdım ve sevdim... tabi daha önceden 27 kez uyarlanmış bu karakter...

ama ben ilk kez bir ispanyolun (antonio banderas abim) canlandırdığı... 1998 yılında izlediğim zorro ile alışmıştım bu kahramana... belki de antonia banderas'a hayranlığım desperado'dan sonra bu zorro (1998) filmi ile başlamıştır...
rolüne çok güzel oturduğunu düşünüyorum onun. zorro'nun gerektirdiği herşey onda mevcut. ki zorro özelliği gereği esprili bir karakter olmasından dolayı antonio banderas'ın mimikleri çok süperleştiriyor olayı. yani oyunculuk adına antonio adına hiç bir eksiği yok filmin...

ortalama yedi sene sonra 2. zorro filmini izlemek güzel oldu... sabırsızlıkla bekliyordum zaten siyah pelerinli dostumuzun sinema ekranındaki macerasını... nedense zorro'yu tam olarak kavrayamadığım bazı nedenlerden dolayı çok seviyorum... sanırım tam olarak bir süper-kahraman olmamasından dolayı olabilir.. gerçek bir halk adamı oluşu, diğer
süper-kahramanlar gibi normal-ötesi özel güçlere sahip olmaması gibi... güzel at kullanması, siyahi giyimi ve insansı yönleri ile ilginç bir asalet var onun üzerinde... (odamın duvarını süslemeye başlayan enfes ötesi bir posteri var ki görmeniz lazım.. böylesi bir asalet zor rastlanır cinsten...) belki de mizah anlayışı en gelişmiş kahraman diyebiliriz onun için.. buna tarzı da neden oluyor... genelde düşmanlarını küçük düşürmek ve onlarla alay etmek gibi...

eşi için diyecek bişey yok zaten fanatikleri bilir zeta-jones gayet uygun bir zorro eşidir... gereken herşeyiyle... oğluna gelirsek onu da canlandıran veledi çok güzel seçmişler.. takdir edici... çocuk rol değil bizzat kendini oynuyordu... hiç yapmacık değildi ve sinemada gelmiş geçmiş en iyi çocuk yıldızlardan birisiydi bence.

eksilerinden bahsetmek gerekirse, ilk filmin böyle daha bir bölgesel ve insancıl bir ilerleyişi vardı... misyonu evrenseldi... ama bu film az da olsa zorro'ya abd'ye katılmak isteyen kaliyorniya'ya yardım ediyormuş gibi bir misyon yükleyerek onun merkezinde ilerledi...
zorro'nun potansiyelini kısıtladı haliylen.. böyle eksilerden dolayı konu adına ilk film daha güzel olmuş oldu ama işte benim gibi zorro severler için tüm vaadlerini sonuna kadar sunuyor...
eğlenmek adına sorunsuz bir film... zorronun hapisten çıktığında oğluna "hapishane insanı çok değiştiriyor" demesi gibi, tren üstündeki atın tüneli görünce gözlerinin fal-taşı açılması gibi ayrıntılar çok keyifliydi...

ha unutmadan... ilk filmin müzikleri oldukça muhteşemdi diye burada da hemen hemen aynılarını kullanmışlar. bence devam filmlerinde olması gereken en güzel şey budur... zaten çok sevdiğim marc anthony ve tina arena düetli i want to spend my lifetime loving you şarkısını filmden beri defalarca dinliyorum... halen dinlememiş olanlar "en iyi soundtrack" kategorisinde gözü-kapalı değerlendirebilirler parçayı...

quiero zorro...
me gusta zorro...
duende Neo...

Pazartesi, Ekim 24, 2005

GENÇ ZOMBİLER... kısa filmimiz...

bir yaz günü öğleden sonrası pikniğini gerçekleştirirken hiç hesapta yokken fotoğraf çekme denemelerimiz sonrası yaratıcı fikirler geliştirip... madem ki fotoğraf çekiyoruz, neden film çekmeyelim... diye düşünüp girişmiştik bu işe... tamamen espri tabanlı bir amacımız vardı. daha sonra eş-dost-arkadaş üçgeni içinde... zaman zaman... izler güleriz... anısını sömürürüz demiştik... böyle dediğimiz halde... yaşayan bir organizma olan filmimiz gün geçtikçe kabına sığmadı... büyüdü... büyüdükçe süslendi... ses ve müzikle beslendi... ve artık eş-dost-arkadaş üçgeninin sınırlarını yetersiz bulup... daha çok geniş izleyici kesimine ihtiyaç duymaya başladı..
çok kısa bir süre sonra izlenebilir halde sunuma geçilecek bu filme... o güne kadar beklenti susuzluğunu gidersin diye bir afiş tasarlandı... genç zombiler'in ilk ve son afişine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz...