dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 11, 2007

Prison Break 2x6... yüz güldüren, öldüren, takdir ettiren.



DİKKAT.. bu yazıyı okumak için dizinin ikinci sezonunun 6. bölümünü izlemiş olmak gereklidir... yoksa spoiler kurbanı olabilirsiniz...

öncelikle şu düşünceyi benimsiyor, kabul ediyor, onun varlığı ile bu diziyi izliyorum...

-hangi düşünce neo?

2. sezondan önce "tamam sevdik ettik bu diziyi, şimdi kaçtılar hapisten, dışarda devam edecek, nasıl eski tadını verecek mi" şeklinde kaygılanıyordum.. yine de merakımı gideremiyordum..

2. sezonu izledikçe; tamam dar mekanın getirdiği psikolojik baskı çok lezizdi, yeri dolmaz ama... şimdi bu dizi yine hapiste geçseydi bu sefer de aynı tadın devamı klişe hissine neden olacaktı... yenilikçi gelmeyecekti ve kısa olmasının getirdiği bu hiç yok olmayacak keyfi ortadan kaldırabilecekti.. işte bu açıdan bakınca aslında bu karar çok yerinde. 1. sezon hep öyle kalacak ve yeni birşeyler izleyeceğiz..

bu düşünce cepte yani :)

işte bu bölümde az-çok bu ilk sezondaki "kapalı-alan" dürtmesini saygıyla andı Prison Break :) zaten iki zencinin birbirini, sonra bu iki-zenci'nin diğer ekibi bulması "heh ekip toplandı" tebessümünü yaşattı ama... dizinin kazı işlemi sırasında 1. sezonun kazı işleminin çok benzeri diyaloglarını, olaylarını yaşatması.. hatta o yetmiyormuş gibi T-Bag'in hatuna "ekip kuralları, biri mutlaka kontrol etmeli" demesiyle zaten ilk sezonda da t-bag'in hep dışarda kapıda duran, geleni gideni oyalayan kişi olmasını hatırlattı, yüzleri güldürdü... (bkz: bu yazının başlığı) :)

bu tarz olaylar; cepteki düşünceye rağmen "bizimkiler hep birarada olsun ve en az 4 duvar arasında kalsınlar" dedirtti bana dizide :)) öyle ya da böyle dizide bir yükseliş var. ki taş gibi bir karakterimizi kaybetmemize rağmen...

bu bölümden mimleyebileceğim unutulmaz karelerim hep T-Bag'den olacaktır. ona ait sahnelere ağırlık verince herifi iç gıcıklayıcı bir tadına doyumazlıkla izleyip kaldık. bu rol kesinlikle robert knepper* için yaratılmış. yada tam tersi robert knepper* bu rolü oynayabilmek için doğmuş. :) yürüyüşü, bakışı, sesi, dudağını ısırırken bir taraftan da dilini enteresan bir biçimde döndürüşüyle unutulmayacaktır. hatunla konuşurken yüzü şekilden şekile büründü, öldürdü bizi ekran başında.. (bkz: bu yazının başlığı) :)

ee tabi final yine "oha" dedirtti ve kaygılı düşüncelere neden oldu. aslında bir ara "maykıl'a alışmaktan" onun gibi düşünüp "maykıl ergen'e güvenmemiştir ve hemen bitecektir arkasında onu kurtaracaktır" diye tahmin etsem de öyle olmadı. daha beter oldu.. heralde mümkünatı yok kurtulmasının. inşallah ötmez..

diğer hoşuma giden şey ise dizide geçen internet adresi. hani maykıl'ın sucre'ye ilerde mesajlaşırız tüyosuyla verdiği internet adresi.* ben izlerken böyle bir site var mı yok mu diye merak edip anında diziyi durdurup kontrol ettim ve ilgili adresten* ulaşılan kuş sitesinin mesaj panosunda US Southwest Sighting??? başlıklı bölümde FISH 40 nicki dikkatimi çekti. hapse yeni girenlere verilen bir lâkap diye öğrendiğimiz Fish'i unutmak kolay değildi zaten.
neyse işte ama bu kullanıcının attığı mesajdan birşey çıkartamamıştım. mesaj aynen şöyle:

Bolshoi Booze 6/4
Bastimentos 7/4

kafama çok takıldı :) hırs ettim ama bişey bulamadım. yinede bu dizi + internet etkileşimine hayran kaldım... iyi kötü takdir-edilesi bir durum. (bkz: bu yazının başlığı) :)

dipnot: normalde dizi için amerika ile eşitim aslında (ki böyle bir dizi mümkün müdür geriden takip edilsin, bölümleri bekletilsin, izlemeden durulsun..) izleme açısından ama böyle yazıpta blog'a yollamadığım yazıları kontrol ederken, dizinin çoşkusunu hatırlayıp, kararsızlığımı "yollayayım mı yoksa yollamayayım mı" şeklinde bir bilek güreşine soktum ve "yollayayım" kazandı.. bu dizi olsun, başka diziler olsun böyle yayınlanma günü açısından "nostaljik" yazılarım olabilir ilerde, şimdiden hatırlatayım.. tabi bu tarihe kadar ödenmemiş faturanız yoksa bunu dikkate almayınız..

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Prison Break 2.sezon muhteşem açılışı

- 1 yere kadar spoiler YOK - ama 1. sezonu hiç izlememiş kişiler okumasınlar daha iyi -

hehe ajan'ımızı gördük ya etkilendik haliyle o yüzden böyle "ayrıntılı inceleme" gibi iddialı başlıklar açabiliyoruz.. tabi bu demek değil incelemeyeceğiz.. mümkünse atlamadığım herşeyden bahsetmek istiyorum, ilişmeyin, bu prison break'sızlık benimdi.. bitti..

gelelim çoşkuya..

düşünüyorum da bulamıyorum ben arkadaş... bir başka dizi... şu dakikalarda beni... uykunun rüya görmemiz gerektirdiği rem bölümününe inat bir dirençle ekran başında tutsun, tutsun hatta tekrar izlesem mi diye düşündürtsün.. 1. sezonda da böyle olmuştu. hayatımda ilk kez bir dizinin 5 bölümünü gecenin köründe tek seferde izlemiştim. bu yüzden çok ayrı bir yerde duracak galiba P.B. benim için. P.B. diye kısalttım ama şimdi bakınca hoşuma gitmedi bu çaba hiç kasmam çatır çatır yazarım üşenmeden Prison Break diye çünkü bunu yazmak bile çok keyifli bir şey :))

dizi başladı, biraz izledik ve jenerik girdiğinde psikopatça sırıttığımı farkettim. Prison Break "kadar"... aynı anda adrenalinin tepeye vurmasına ve paçadan sarkmasına neden olarak izlediğim başka bir dizi hatırlamıyorum. bir 24 var işte abisi.. bir de bu işi daha ağırdan alan Lost.. zaten Lost kabızsa, Prison Break ishaldir gözümde..


zaman zaman düşünüyordum, "tamam sevdik ettik bu diziyi, şimdi kaçtılar, hapisten dışarda devam edecek falan, nasıl eski tadını verecek mi" şeklinde.. kaygılanıyordum.. yine de merakımı gideremiyordum.. ne olursa olsun izleyecektim ama bu bölümden sonra şunu farkettim ki... tamam dar mekanın getirdiği psikolojik baskı çok lezizdi, yeri dolmaz ama... şimdi bu dizi yine hapiste geçseydi bu sefer de aynı tadın devamı klişe hissine neden olacaktı... yenilikçi gelmeyecekti ve kısa olmasının getirdiği bu hiç yok olmayacak keyfi ortadan kaldırabilecekti.. işte bu açıdan bakınca aslında bu karar çok yerinde. 1. sezon hep öyle kalacak ve yeni birşeyler izleyeceğiz.. sizi şimdi bu yeniliklerden, farklardan ve ayrıntılarından bahsedeceğimiz ikinci sezon birinci bölüm içerikli paragrafımıza alalım... tabi spoilerin başlayacağı nokta burası olduğundan buraya kadar yoldaşlık ettiğimiz izlememiş arkadaşlara hoşçakalın diyelim... :)

- SPOILERin başladığı yerdir burası -

elimizde ne var ?...
süper bir devlet ajanı var. kendisini daha önce INVASION* isimli dizide şerif Tom Underlay* olarak izledik, benimsedik.. diye mi bilmiyorum ama bu güne kadar bir Ajan Smith vardı gözümdeki klas ajan kalıbıyla, şimdi bir de bu amca var artık.. yeniliktir bu. ilk sezonda en akıllı varlık Scofield idi.. şimdi bu ikiye yükseldi. en az maykıl kadar çakal bir adam var karşımızda.. maykıl'ın 1. sezondaki aşmış planlarını şimdi de bu amcanın gözüyle izlemiş oluyoruz, bıkmıyoruz..

maykıl için "maykıl aynı maykıl" diyebiliyoruz gönül rahatlığı ile.. herif aşmış akıllı, kararlı.. "abruzzi'nin jeti plan A'ydı.. o zaman bizde ihtiyacımız olan herşey var." demek nedir ya.. nasıl bir psikopatlıklık böyle... adamın dövmeleri bile devamlılığını koruyor. onların sadece hapishaneden kaçış için olmadığını öğrendik, sevindik...

bu arada özlemişiz herkesi... t-beg'in doktora yaptığı yüz hareketi tam onun tarzındaydı.. manyak herif işte. bellick ise nasıl koşuyordu trene doğru ama :))

ve dramatik final... şu veronica'ya sana insan diyenin şeklinde seslenesim geliyor ama artık bunu duyabileceğini bile sanmıyorum. o kadar kastır, koştur, takdiri topla ama bu denyoluğu yapma lütfen ya.. bu kadar komplolu bir merkezde "telefon" kadar basit bir ayrıntıyı atlarlar mı sanıyordun... dizinin çoşkusu yetmiyormuş gibi böyle üzücü bir bölüm, bu nasıl bir acımasızlıklır tepkisi yaratıyor ve bir başkana rağmen o koruma herifin o gevrek sırıtışı falan adama "o binayı ne yapar-ederim yerle bir ederim" dedirtiyor...

Prison Break çok sıkı başladı.. kavuştuk.. mutluyuz...

Salı, Ağustos 01, 2006

24'e başlamak ve... Nina, nina, nina, nina, nina...



evet.. haklısınız.. ben bu güne kadar 24 isimli diziyi izlemedim de izlemedim. yanıbaşımızda süren bu muhteşem olayı hep erteledim vs. cnbc-e'de ise nedense yaklaşmadığım 2-3 diziden birisiydi. angel'a falan iyi sarmıştık vs. hep ukte oldu ama içimde ve bir gün mutlaka izleyeceğim diye diye dünyada 5. sezonunun oynadığı şu günlere kaldı benim 1. sezona başlamam.. nur içinde yatsın MOUSE** ile bu sene 24 hakkında şöyle bir son sohbetimiz oldu.

her zaman niye izlemiyorsun diyip dururdu bu diziyi bana...


Neo: 24 e de ben hiç başlamadım bu güne kadar
Neo: ama ilk 4 sezonu ele geçirdim sonunda :D
Mouse: Oleey
Neo: başlayınca durduramam diye korkuyorum
Neo: bi de sarar mı ya ? sonra sıkmasın beni ? gerçek zamanlı ya koca koca 1 saat sürecek ve taa 24 bölüm. geçer mi abi bir solukta ya :D
Mouse: Prison Break'den daha akıcı :)
Mouse: ilk 5 bölümü atlatırsan tamam
Neo: vaşş. o zaman iyi ya.. prison üffff :) yarın anete spoilersiz yazıcam bişeyler. mutlaka oku :D

Mouse: ilk sezon 0-5, karışık, ağır, 5-15 vay bee... 15-24 süper!
Mouse: 2. sezon da 0-3 anaa! 3-24 vaşş:)
Mouse: 3. sezon 0-5 vay anasını, 5-20 süper, 20-24 aşmışlar!
Mouse: 4 sezon ilk bölümden itibaren aşmış :)
Mouse: 5'de şimdi 13. bölüm iniyor, ilk 12 müthiş

Neo: ne güzel özetliyosun
Mouse: :D
Neo: çok tutuldu zaten ona eminim
Neo: ama şeyi dicem
Neo: gerçek zamanlı olmasının
Neo: çok dumura
Neo: uğratıcı pozitif getirileri
Neo: var mı
Mouse: yok, öyle bakmıyorsun olaya abi
Mouse: adam tuvalete gitmiyomu falan:D
Mouse: ilk 2 sezonda biraz öyle
Mouse: yani, yaralanmaların etkisi 3-4 saatte %90 geçiyo falan ehehe
Mouse: ben en çok 3. sezondan sonra sevdim zaten
Mouse: ekip daha öğrenmişti işi

:)

tıpkı tüm sezonları özetlediği gibiymiş gerçekten.. gerçi şu an ilk sezonun ortalarındayım ve öğlen oldu :) ama ilk 4-5 bölüm ciddi karışık gelmişti ve şu an "vay be" sürecini yaşıyorum :) dizi tarihindeki devrimsel özelliği olan "eş zamanlı" olması çok güzel anlar yaşatıyor. hele reklam araları falan bombaymış. öyle yerlerde giriyor ki gerçekten arka planda dizi devam ediyor ama ettiği kısım sizi rahatsız etmiyor :)

günü gelecekmiş jack bauer hayranı olacakmışız :)) adamın sesine kısa sürede alıştığımızda direkt "bu max payne değil mi ya" diye sorduk kendimize. hiç araştırmadım ama bence çok benziyor. kiefer sutherland'in* sesi muhteşem.

başlıktaki çoşkuya gelelim ya biz :)



uzun süre sonra masaüstü resmimi değiştirme nedenim olan Nina Myers faktöründen bahsetmemek olmaz. şimdi bu dizi oynarken izlemediğimden dolayı... bizim daha sonra "karşı komşu"* filmiyle sevdiğimiz elisha cuthbert'e* millet zaten hasta oluyordu ve duyuyorduk. ama açıkcası o gözüme "normal" olarak görünürken Nina Myers dizi/sinema sektöründe hastalık derecesinde beğendiğim tiplerin yanındaki yerini aldı git gide yükselerek. ilk bir kaç bölüm düşünmedim bile ama özellikle saat 9 - 10 arasında alberta karakterinin gelmesinden sonra nina'nın o konuşsam mı konuşmasam mı kararsızlığındaki mimiklerine falan bayıldım. belki de trinity'sel bir hatun olmasının da payı vardır ama dediğim gibi şu an masaüstü resmi olarak bana göz kırpıyor. (bkz: harry potter dünyasında hareket eden resim ve tablo anlayışı)

neyse dizi güzel süper falan bunları zaten bilen biliyor, en geç kalanlardan biriyim, o yüzden tereciye tere satmaya niyetim yok :))) ama diziyi izlerken benim için artık "gözü kapalı benimsenme" işareti anlamına gelen sahneden bahsedeceğim..

-bundan sonrası izlemeyenler için yüzeysel spoiler sayılabilir çok derin değil ama ben uyarayim-


bölüm olarak sabah 10 ile 11 arasında jack bauer'in limuzinin şöförü yerine geçtiği sahneyi hatırlarsınız... işte daha sonra arabaya gelen Alan York'un arkaya oturup kapıyı kapatması ve ardından jack bauer'in o piskopat bakışlı ve karizmatik sesli "merhaba Alan" dediği sahnede "tamam bu dizinin pasaportunu onaylıyorum" diye haykırdığımı hatırlıyorum kuzene :) gerçekten muhteşem bir his arkadaşlar.. o noktadan sonra diziye tamamen güvenerek izlemeye devam ettim / ediyorum..

lost, prison break, angel ve şimdi de 24...
güzel farklı dizi izleme olasılığımız daha ne kadar olabilir ki ?...

Cumartesi, Mart 25, 2006

Ve Lost'u Bitirmek...

DİKKAT..bu yazıyı okumak için dizinin en az ilk 24 bölümünü izlemiş olmak gereklidir... yoksa spoiler kurbanı olabilirsiniz...

son yazımdan (bkz: Lost'a kaptırmak) sonra 10 gün geçti ve şu an dördüncü Lost yazımı okuyorsunuz. ve an itibariyle ilk sezonu bitirmiş bulunmaktayım... itiraf etmek gerekirse Lost dizisinde gözlerimin yaşaracağını düşünmezdim ama (bence) sezonun en duygusal bölümü olan 23. bölümde bunu gerçekleştirdim. pirinçten bıkan çekik gözlülerin bir başka pirinç yemeği ile karşılaştıklarında "yine miii pilaaaav" şeklinde bağırdıkları gibi... "yine mi uzakdoğulu" dediğinizi duysam bile.. söylemeden geçemeyeceğim; 23. bölümde Sun ile Jin'in yaptıkları konuşmada artık "budur ya" diyerekten gözleri yaşarttım.. çünkü ayrılmaları ve Sun'ın uzaktan Jin'i izlediği o masum sahnelerde üzülüyordum ama resmen ters-yüz etti dizi tüm düşünceleri. meğerse Jin neler düşünüyormuş öyle ve aslında Sun'dan hiç tiksinmemiş. zaten o mistik ve dingin ilişki o kadar kolay bozulamazdı. değerliydi ve narin idi. havaalanındaki amerikan aile "geyşa" esprisi yaparak sözde onlarla dalga geçip alay ediyor ama aslında bilmiyor ki hiç bir zaman o ilişkinin derecesine hiç bir zaman ulaşamayacak ve onun tadını alamayacak. alay ettiğiyle kalacak ve gördüğünü yorumlamasıyla... böylece bir kez daha
"görünene aldanmanın" yanlış bir şey olduğunu anladık... zaten bunu matrix reloaded içinde sevgili dostumuz ajan smith "Ancak senin de bildiğin gibi görünüş aldatıcı olabilir." diyerek bize göz kırpmıştı...

Sun ve Jin'i bir kenara bırakırsak... 23. bölüm her anlamda dolu dolu ve çok hüzünlü bir bölüm idi. saymakla bitmez...

son bölüm ise... aslında dizinin ne kadar "yere bakan yürek yakan" bir dizi olduğunu gösterdi. şöyle ki; dizi sezonu bitirdiği halde en basit haliyle Lostzilla'yı bile göstermedi. böyle ağırdan alan bir yapı da olması eğer toparlanma ve final anlamında da bu ağırlığın getirdiği kalitede sürerse (ne ala) çok iyi bir avantaj... ama bu kadar çok ayrıntı vererek kafaları allak bullak etmesi.. sona doğru çok büyük bir dez-avantaj olabilir ve dizinin ayaklarına dolanabilir. öyle bir yerden sonra artık o kadar çok bilinmez ayrıntıyı görüp.. düşünmek ve tahmin etmek istemiyor ve kendinizi diziye teslim edip onun sizi yönlendirmesine izin veriyorsunuz. bu da sezon 2, sezon 3, sezon 4, sezon n+1 olarak önünüzde akmasına ve sizin de buna ses çıkarmamanıza neden olabilir...

sonuna gelirsek... o kapağın altında derinlere inen bir merdiven... ama bir noktadan sonra kopmuş (ya da çürümüş) bir merdiven gördüm değil mi? yanlış görmedim inşallah ama patlamanın etkisiyle kopmuştur şeklinde bir kara mizah düşledim orada... denizde kalanlar adına da umarım yüzerek ve ölmeyerek sahile geri ulaşmayı başarırlar diye dua ediyorum.
neyse cevap istemiyorum sizlerden zaten.. ben 2. sezona hemen başlamayacağım. bir ihtimal kuzenlere izletme bahanesi ile sezon 1'i bir kez daha izleyeceğim (böylece ben fellik fellik ayrıntı arayacağım her karede...) ve sonra devam edeceğim. o zaman göreceğiz ne olmuş ne olmamış...

söylemeden geçemeyeceğim... lise öğretmeninin elinde patlayan dinamit eminim benim gibi bir çoğunuzu sıçratmıştır.. :) çok başarılı bir sahneydi... epeydir bu kadar sıçramamıştım helal olsun :)

Çarşamba, Mart 15, 2006

Lost'a kaptırmak...

DİKKAT..bu yazıyı okumak için dizinin en az ilk 17 bölümünü izlemiş olmak gereklidir... yoksa spoiler kurbanı olabilirsiniz...
diziye başladığım zaman (03,02,2006) yazdığım ilk mesajda (bkz: lost'a başlamak) ilk 4 bölümü izlediğimi yazmıştım ve ortalama 1 ay sonra (02,03,2006) yazdığım ikinci mesajda ( bkz: lost'a devam etmek) ise bu süre boyunca iki bölüm daha izlediğimi yani 6. bölümü bitirdiğimi söylemiştim :) hatta hafif dalga geçerek... "bu diziyi izle yamulacaksın ve sabredemeyeceksin" diyenlere latife etmek adına "amma da sabırlıyım di mi ama" falan demiştim :)
şu an üçüncü mesajımı okuyorsunuz ve tarih 15,03,2006... ve ben az önce 17. bölümü bitirdim... kendi hızımı kaça katlayarak gittiğimi bilmiyorum ama... dizinin bölümlerinin elimde olmasının kolaylığına kaçtığımı itiraf edeyim :))

"peki neden 17. bölümde konuşmaya başladın" derseniz de şöyle derim...

bu bölümü çok sevdim ben...

adanın gizemi üzerine hiç bir bilgi içermeyen... tamamen ilişkiler üzerine bir bölüm olmasına rağmen çok hoşuma gitti.

bir kere dizinin bu bölümünün adı bomba.. "Lost...In Translation" süper olmuş.. bilenler bilir, bilmeyenlere tavsiye etmek istediğim ve benim de yeni izlediğim "Lost in Translation" diye bir film var. (üzerinde çalışıyorum :) ) 2003 yapımı ve Bill Murray ile Scarlett Johannson'ın başrollerinde oldukları farklı bir film. gerçi her ne kadar filmin bizdeki ismi "bir konuşabilse" olmuş olsa bile genel anlamda "çeviri esnasında kaybolan" tarzı bir anlamı olması lazım. filme çok güzel uyan bir isim idi. aynen Lost dizisinin içeriği bakımından bu bölümüne de çok güzel uyan bir isim olmuş. akıl eden zekaları takdir etmek lazım :))

ayrıca... tabiki... korelilerin ağırlıkta olduğu bir bölüm olduğu için sevmemek elde değil. "Sun" karakterini daha da sevmeye başladım ki bu bölümdeki denize giriş anı çok hoştu... nasıl bir sevimlilik ve cazibe karışımıdır ki görüldüğü her kare çok güzel bir hale bürünüyor "sun" sayesinde :) işte uzakdoğu farkımı desek ne desek bilmiyorum ama topluluk önünde sahilde "ingilizce bilme bilgisi" yüzünden ifşa olduktan sonra... o topluluk dağıldığında bile uzakdoğunun getirisi olarak.. karı-kocanın farkı kendini belli ediyordu.. ekrandan taşıyordu... mistik bir hava olarak :) finalde doğru "jin"in babasıyla yaptığı konuşma adına "bunlar sarılırlar ve yeniden başlarlar" diyordum ama tutturamadım... böylesi daha iyi mi oldu bilemiyorum ama göreceğiz...

tutturduğum şeylere gelirsek.. bir tanesi sal'ı ufak veledin yaktığı yönündeydi.. ben onu tahmin ettim ve tuttu :) hatta ya çocuk ya da Locke diyordum ama... Locke finale doğru "aramızdan kim neden istesin ki buradan ayrılmamızı" diyerek beynime beynime tokat attı :)))) ki sonrasında hedefimi zenci çocuktan yana çeviriverdim zaten :)

diğeri ise... Hurley finalde sidiçalar'ı ile güzel bir parça dinlemeye başladığında "yahu amma dayanıklı pilmiş be, hiç mi bitmez" diyordum ve sonrası malum :))) hatta ben önceleri tahmimin tuttuğunu düşünmemiştim bile ve "yahu en güzel yerinde divx takıldı ya da bozukmuş" demiştim ama sonrasında gördük olayın aslını "Son of a bitch" sözleriyle şişman kardeşin :)))

sawyer'ın Jin'e tekme atarken "bruce" diyerek.. söz de Bruce Lee'ye gönderme yapmasına azcık kıl kaptım... amerikalılar bunu hep yapar ve uzakdoğulular da buna hep kıl kapar. hatta şu aralar vizyonda olan "bir geyşa'nın anıları" filminin... uyarlandığı kitabın içeriği açısından "japon" hikayesini anlatmasına rağmen... 1-2 japon dışında geri kalan tüm karakterleri çinli oyunculara vermeleri sorasında uzakdoğuda epey bir tartışma çıkmış, tepkiler almışlardı.. onlar sevmezler (ki haklı olarak) böyle "çekik gözlü hepsi" tarzındaki bakış açısını... genelleme anlayışını... tek kefeye konulmalarını... işte burada da Bruce Lee'nin çinli olduğunu bile bile bir koreliye Bruce diyerek espri yapmaya kalkmak bir o kadar acemice ve bir o kadar iticidir... bunu da belirtmeden geçemedim :))

yazı uzun oldu... dizinin genel gidişatından da bahsedecektim ama onu bir iki bölüm daha izledikten sonra yapayim en güzeli...

Perşembe, Mart 02, 2006

Lost'a devam etmek...


DİKKAT..
bu yazıyı okumak için dizinin en az ilk 6 bölümünü izlemiş olmak gereklidir... yoksa spoiler kurbanı olabilirsiniz...



03.02.2006 tarihinde yazdığım bu mesajımdan sonra şu anki durumda az önce 6. bölümü bitirmiş oldum. bu durumda ne kadar sabırlı birisi olduğum anlaşılmış oluyor değil mi ama ? :) tüm çevremin "sen bi lost'a başla... sonra duramayacaksın zaten..." sözlerine rağmen takdir ettim kendimi... epey ağırdan gidebiliyormuşum yav :)

her bölümden bahsetmeye zaman yok arada sırada yazıcam diye karar almıştım ve 6. bölümden sonra yazmak lazım dedim :) çünkü sevdiğim öğelerle doluydu bu bölüm. koreliler yani :) hatta uzakdoğu ezgileri bile duydum arada sırada sevindirik oldum...

"neredeler" sorunsalından sonra diğer merak ettiğim şeylerin başında... fransız piliçin radyo frekansındaki sözleri ile... avcı amcanın bir "şeyi" avladığı esnada nerdeyse bir ağaç boyu yukarıya baktığı şeyin ne olduğu... geliyor. hatta o amcanın bu günkü sözlerinden sonra nerdeyse tüm bu kazanın onun planı olduğunu bile düşünecektim :) adam "adadan bişey istiyorsan birşey vereceksin" diyince.. "yahu bu adam sağlık uğruna adaya bir uçak dolusu yolcu mu verdi yani" diye düşünmedim değil... :)

onun dışında karakterlerin mazilerini göstermesinin 2 nedeni olduğunu düşünüyorum ama inşallah başka nedenleri de vardır ki o zaman daha lezzetli olur..

birincisi... az sonra göreceğimiz ya da az önce gördüğümüz olayların nedenlerini netleştirmek adına... yani zencinin saati koluna takması ve korelinin buna kızmasını... onların geçmişlerini görüp daha iyi anlayalım diye...

ikincisi... bakın böyle böyle geçmişlere sahip insanlar işte hepsi... yani bu kadar insanın orada bir arada olmasının nedeni şunlar bunlar... diye. ama bu çok zorlama olur öyleyse.. çünkü o kadar "ilginç" geçmişe sahip insanların aynı uçağa düşmeleri falan çok zor bir rastlantı olacaktır ki o zaman nerdeyse tüm bu olayın "cube" benzeri bir komplo olduğunu düşüneceğim :))

tahminlerimden bir diğeri de zamanda atlama yapmış olabilecekleri ve orasının bermuda şeytan üçgeni tarzı biryer olup her türlü olasılığı barındırması... yani tüm zamanların kesişmesi gibi bir mekan... dinazorlardan... kutup ayılarına.. eski insanlardan... mitolojik öğelere kadar...

lütfen bana şu tahminin doğru ama şurası değil gibi bişeyler demeyin ki üç-kuruşluk zevkimiz daha da değer kaybetmesin :) ben sadece paylaşmak istedim o kadar :)

son olarak bazılarınız kate için.. bazılarınız tikky kız shannon için.. bazılarınız da hamile kız claire için.. sempatik duygular besleyip dizi-kızı formatında yaklaşıp taraf tutuyor olabilirsiniz ama ben koreli abladan yanayım :) ki gençliğinde epey bir güzelmiş ayrıca :))

Cuma, Şubat 03, 2006

Lost'a başlamak...

lost02logo400

DİKKAT.. bu yazıyı okumak için dizinin en az ilk 4 bölümünü izlemiş olmak gereklidir.. yoksa spoiler kurbanı olabilirsiniz..

sonunda bu diziye başlamam kaçınılmaz idi... uygun zamanı denk getiremiyordum ama... ilk sezon dvd rip divxler piyasa düşüp... bir bir indirmeye başladığımdan beri artık diziye el atabildim...

ilginç bir dizi.. ilk bölüm çok aşmış gelmişti... gerilim hissi, heyecan hissi, bir dizi izlediğimi değil adeta bir sinema filmi izlediğimi düşündürtmüştü... kalite çıtası yüksek yani o yüzden.

benden önce izlemiş arkadaşlarım... ilk bölümü izledikten sonra bana... off daha ilk bölüm mü... yandın sen... ilerde yamulacaksın resmen... gibi tepkiler veriyorlardı. bu bende ister istemez belli bir beklentiye neden oldu. ve ilk bölüm gerçekten "çabuk ikinci bölümü açıp izleyelim" tarzında bir durumda bitiyordu... hadi bakalım diyip devam ettik... ilk dört bölümü böylece izledik ama... açıkcası "16 yıllık yardım çağrısı" dışında çok aşırı ilginç bi şeye rastlamadım daha.
"diğerleri" diyebileceğimiz varlıkların... ilk bölüm sonunda dinazor olabileceğini düşledim... ama düşlerken bi yandan da "umarım o kadar basit değildir" diye dua ediyordum... çünkü dinazor olsalar, o tarz bir yaratık olsalar... çok farklı yaratıcı bir durum olmayacağını düşüneceğim ki o tarz şeyleri zaten yıllardır izledik. ki bu kadar çok kişi "lost" diye inliyorken... onların öyle şeyler çıkmasıyla... o kadar izleyici garipseyeceğime eminim.

tabi yanlış anlaşılmasın.. dizi oldukça güzel.. karakterler çok süper... farklı ırkların olması... karakterlerin mazisine yapılan flaşbekler falan çok sıkı. izleyiciyi ters köşeye yatıran (kate'in kelepçeli olması gibi) bilgi akışı cazibeli. sadece ben bu kadar çok konuşulmasının nedenlerinin.. daha yüksek ve ilginç şeyler olabileceğini düşündüğümden... ki ilk 4 bölüm belki erken bunu
hissetmek için... ilerde gerçekten "yamulmak" istiyorum.. bunca izleyicinin haksız olmamasını istiyorum ve başyapıt olarak nitelendirebileceğimiz bir dizinin varlığını hissetmek istiyorum...

bu arada uzakdoğulu aile epey ilgimi çekmeye başladı. ilginç bir tavırları var. ve şu 16 yıllık yardım çağrısı gerçekten ilginç bir bilgi. 3. bölümün sonunda çalan o.c. tarzı şarkı ise... ne oluyoruz yahu mutluluk mu geliyor... diye düşündürtmüştü beni :)

neyse...
paylaşayim dedim...