Salı, Şubat 06, 2007

1) Siktir / Fuck



sonunda geldi çattı, 15-25 şubat arasında gerçekleşecek olan !f istanbul 2007* programı açıklandı.. tüm filmlere ait notlara festivalin kendisini gibi güzel olan sitesinden* istediğiniz gibi ulaşabilirsiniz. ama aşağı yukarı 50 tane kadar film olduğu için bir noktadan sonra yorabiliyor. ben tamamını inceledim. kendi ilgimi çeken filmlerden başlıklar halinde bahsetmeyi uygun gördüm. gerçekten çok ilginç, manyak, farklı, yenilikçi filmler söz konusu... öyle böyle değil..


Siktir / Fuck*
--------------

"'Siktir' diyemeyince, örneğin, 'Hükümet siktirsin' de diyemiyorsunuz."
Lenny Bruce (filmden)


Film* hakkında;

Hayır, seks değil, iktidar hakkında bir film Siktir; dil üzerinden oynanan iktidar oyunlarını konu alıyor. "Adını söyleyemeyen film" olarak lanse edilen film, Hollywood'dan okullara, hatta Senato'ya kadar uzanarak Batı kültürünün her alanına nüfuz eden bu çok kullanımlı küfrün tarihini araştırıyor. Yönetmen Steve Anderson, aykırı gazeteci/yazar Hunter S. Thompson gibi birçok ünlü yazar, komedyen ve porno yıldızının yanı sıra sokaktaki insanlarla yapılan röportajlardan da yola çıkarak 'Siktir' kelimesinin bu denli bölücü bir etki yaratabilmesinin sebeplerini araştırıyor. Dolaysıyla Fuck, aslında sansür ve dil üzerinden yürütülen politik ve ahlâki savaşlara dair bir film. Dil tarihiyle ilgili birçok ufak cevher niteliğinde bilgiler içeren film, aynı zamanda çok da komik. Kült çizer Bill Plympton tarafından film için hazırlanan özel animasyon bölümleri ise işin cabası. Şimdiden kült film haline gelen Fuck'ı kaçırmayın, sadece başlığı nedeniyle de olsa sinema veya televizyonda görmeniz biraz zor. 2006 Philadelphia ödülü var...

Yönetmen:Steve Anderson
Animasyon: Billy Plympton
Ülke:Amerika


Tarih: 19.02.2007
Saat: 13:00
Salon: AFM Fitaş Beyoğlu 2

Tarih: 24.02.2007
Saat: 19:30
Salon: AFM Fitaş Beyoğlu 2

24 şubat'ta mutlaka bir şekilde izlemek istediğim bir film oldu bu özellikleriyle "siktir / fuck" benim için...

Perşembe, Ocak 11, 2007

Prison Break 2x6... yüz güldüren, öldüren, takdir ettiren.



DİKKAT.. bu yazıyı okumak için dizinin ikinci sezonunun 6. bölümünü izlemiş olmak gereklidir... yoksa spoiler kurbanı olabilirsiniz...

öncelikle şu düşünceyi benimsiyor, kabul ediyor, onun varlığı ile bu diziyi izliyorum...

-hangi düşünce neo?

2. sezondan önce "tamam sevdik ettik bu diziyi, şimdi kaçtılar hapisten, dışarda devam edecek, nasıl eski tadını verecek mi" şeklinde kaygılanıyordum.. yine de merakımı gideremiyordum..

2. sezonu izledikçe; tamam dar mekanın getirdiği psikolojik baskı çok lezizdi, yeri dolmaz ama... şimdi bu dizi yine hapiste geçseydi bu sefer de aynı tadın devamı klişe hissine neden olacaktı... yenilikçi gelmeyecekti ve kısa olmasının getirdiği bu hiç yok olmayacak keyfi ortadan kaldırabilecekti.. işte bu açıdan bakınca aslında bu karar çok yerinde. 1. sezon hep öyle kalacak ve yeni birşeyler izleyeceğiz..

bu düşünce cepte yani :)

işte bu bölümde az-çok bu ilk sezondaki "kapalı-alan" dürtmesini saygıyla andı Prison Break :) zaten iki zencinin birbirini, sonra bu iki-zenci'nin diğer ekibi bulması "heh ekip toplandı" tebessümünü yaşattı ama... dizinin kazı işlemi sırasında 1. sezonun kazı işleminin çok benzeri diyaloglarını, olaylarını yaşatması.. hatta o yetmiyormuş gibi T-Bag'in hatuna "ekip kuralları, biri mutlaka kontrol etmeli" demesiyle zaten ilk sezonda da t-bag'in hep dışarda kapıda duran, geleni gideni oyalayan kişi olmasını hatırlattı, yüzleri güldürdü... (bkz: bu yazının başlığı) :)

bu tarz olaylar; cepteki düşünceye rağmen "bizimkiler hep birarada olsun ve en az 4 duvar arasında kalsınlar" dedirtti bana dizide :)) öyle ya da böyle dizide bir yükseliş var. ki taş gibi bir karakterimizi kaybetmemize rağmen...

bu bölümden mimleyebileceğim unutulmaz karelerim hep T-Bag'den olacaktır. ona ait sahnelere ağırlık verince herifi iç gıcıklayıcı bir tadına doyumazlıkla izleyip kaldık. bu rol kesinlikle robert knepper* için yaratılmış. yada tam tersi robert knepper* bu rolü oynayabilmek için doğmuş. :) yürüyüşü, bakışı, sesi, dudağını ısırırken bir taraftan da dilini enteresan bir biçimde döndürüşüyle unutulmayacaktır. hatunla konuşurken yüzü şekilden şekile büründü, öldürdü bizi ekran başında.. (bkz: bu yazının başlığı) :)

ee tabi final yine "oha" dedirtti ve kaygılı düşüncelere neden oldu. aslında bir ara "maykıl'a alışmaktan" onun gibi düşünüp "maykıl ergen'e güvenmemiştir ve hemen bitecektir arkasında onu kurtaracaktır" diye tahmin etsem de öyle olmadı. daha beter oldu.. heralde mümkünatı yok kurtulmasının. inşallah ötmez..

diğer hoşuma giden şey ise dizide geçen internet adresi. hani maykıl'ın sucre'ye ilerde mesajlaşırız tüyosuyla verdiği internet adresi.* ben izlerken böyle bir site var mı yok mu diye merak edip anında diziyi durdurup kontrol ettim ve ilgili adresten* ulaşılan kuş sitesinin mesaj panosunda US Southwest Sighting??? başlıklı bölümde FISH 40 nicki dikkatimi çekti. hapse yeni girenlere verilen bir lâkap diye öğrendiğimiz Fish'i unutmak kolay değildi zaten.
neyse işte ama bu kullanıcının attığı mesajdan birşey çıkartamamıştım. mesaj aynen şöyle:

Bolshoi Booze 6/4
Bastimentos 7/4

kafama çok takıldı :) hırs ettim ama bişey bulamadım. yinede bu dizi + internet etkileşimine hayran kaldım... iyi kötü takdir-edilesi bir durum. (bkz: bu yazının başlığı) :)

dipnot: normalde dizi için amerika ile eşitim aslında (ki böyle bir dizi mümkün müdür geriden takip edilsin, bölümleri bekletilsin, izlemeden durulsun..) izleme açısından ama böyle yazıpta blog'a yollamadığım yazıları kontrol ederken, dizinin çoşkusunu hatırlayıp, kararsızlığımı "yollayayım mı yoksa yollamayayım mı" şeklinde bir bilek güreşine soktum ve "yollayayım" kazandı.. bu dizi olsun, başka diziler olsun böyle yayınlanma günü açısından "nostaljik" yazılarım olabilir ilerde, şimdiden hatırlatayım.. tabi bu tarihe kadar ödenmemiş faturanız yoksa bunu dikkate almayınız..

Çarşamba, Ocak 10, 2007

Masum adımlar / Innocent Steps...

Image Hosted by ImageShack.us

orjinal adı da Daenseo-ui sunjeong..

2005 yapımı kore filmi.
* romantik, drama ve komedi..

özellikle dans etmeyi, dans izlemeyi falan sevenlere tavsiye edebilirim. yoksa normal standartlarda bir film. kabaca; bir nedenden dolayı çin'den kore'ye gelen bir kız ile koreli gencin sahte evlilik sonrası, dans merkezli serüvenlerini anlatıyor film.. neşeli, sakin bir film. yine ağlayan çekik gözlü kızlar falan var. :) tabi film "bu çekik gözlüler aşkı çok güzel, masum yaşıyorlar yahu" dedirtiyor...

Pazar, Aralık 31, 2006

infazı bekleyen militanlar...


kurban kanının kırmızısını simgeleyen bu şişeleri 2006-2007 geçiş sürecinde tüketmeyi düşünüyoruz.. fişleri çekilecek bu gece.. idam mangasını bekler gibi sıraya dizildiler. gözleri de kapalı.. [resmin büyük hali için >1tık<]

Perşembe, Aralık 14, 2006

Rastlantılarım serisi No:3

Image Hosted by ImageShack.us

"nereye kadar sinema" demiştik* ve rastlantılardan, kelebek etkilerinden, tesadüflerden örnekler vermeye başlamıştık. geldik üçüncü örneğimize...

aslında bahsedeceğim gösteri hakkında bir yazı yazmayı düşünüyor ve bunu haliyle bu pazar (17 aralık) günü Şeb-i Arus etkinliği'nden* gelince yaparım diye düşünüyordum.. tabi olmadı.. ve bu yazının yazılmasına neden olan olaylar gelişti..

böyle bir etkinliğe gitmek şurda dursun, yapıldığına dair bilgim bile yoktu.

ta ki geçenlerde arkadaşım Justice'in* anet haber gruplarında Kudsi Erguner'in Cemal Resit Rey'deki konserinden bahsetmesi sonucu ona yazdığım şöyle bir;

"şu "ney" artık nasıl bir meret ise.. ona canlı muamelesi yapıp önünde saygı duyup başımı eğebileceğim ender müzik aletlerinden birisidir adeta. çok huzur verici, arındırıcı enteresan bir organizmadır bence kendisi..

konuyla ne kadar bağlantılı olacak bilmiyorum ama... hangi dizide / filmde gördüğümü şu an hatırlamıyorum gerçi... bir sahnede karakter cami diye hatırladığım bir mekana gidip oturup oradaki "semâzen"lerin gösterilerini izliyordu. düşününce hiçte fena görünmüyor, olsa (belki vardır) gidip görsek falan epey rahatlatıcı gelebilecektir insanlara.. aslında araştırmak lazım
böyle şeyleri..
"

durum bildirisi ve temenni sonucu kendisinden Cemal Reşit Rey'de 17 Aralık'ta böyle bir gösterinin gerçekleşeceği müjdesini duyunca, büyük bir sevinçle ona şöyle bir;

"aaa çok güzel ya.. yani böyle bahsedip ardından rastlamak pek geri çevirirsem ayıp olacakmış gibi bir hisse büründürdü beni. evdekileri bi sorgulayayim ben, buna gidelim ya. tarih güzel, saat o kadar kötü değil. fiyat güzel. gerçi artık dark tarafın daha ilgi çekici olduğunu düşünen, biraz da kötü olmak lazım diyen, ona göre seçimler yapan bir insanım ve böyle birşeye gitmem paradoks yaratabilir ama koskoca Mevlâna zaten "Gene gel! gene gel! Her ne isen gene gel!" demiş yani, benim gibi olanlara bile krediyi vermiş adam, gönül rahatlığı ile gidebilirim. hiç olmazsa gelecekte çekmeyi düşündüğüm Mevlâna ve semazen merkezli stilize-tekno-bilim-kurgu filmimin eksizlerini kafaya yazmak için uygun bir ortam olmuş olur.. teşekkürler..."

cevap yazıp bu gösteriye gitme planlarıma başlamıştım...


haftabaşı baktım biletix'den alamıyoruz biletleri. aslında alıyorduk ama hep en arka sırayı veriyordu tekrar tekrar satın-alma denemeleri yapmama rağmen.. üstelik uyarı olarakta biletix sitesinde "tavsiye ettiğimiz listelenmiş numaralar salonun en uygun/güzel yeri olacaktır" yazıyordu ve her demememde "nasıl yani ya" şeklinde kaygılanmama neden oluyordu..

neyse böyle olmayacak diye aynı günün akşamı taksim'den crr'e kadar yürüdüm bizzat
gişesinden seçerek biletlerimi alayım diye..

görevliye "şu şu olaya 6 bilet lütfen" dediğimde, bana ekranı çevirip o etkinliğe sadece bir tane yer kaldığını gösterdi. kalan yerin rengi de matrix yeşiliydi ve en arka sağ köşeydi.. :)

olasılıksal olarak diken üstündeydim, herşey pamuk ipliğine bağlıydı.. ya (1) hep içimde olan böyle bir etkinliğe karşı "olsa da gitsek" temennisine rastlantısal olarak Justice'nin etkisiyle fırsat bulduğum için... (2) kalan koltuğun renginin matrix yeşili olmasını ve (3) o an solumdaki camdan oluşan giriş kapısının saydamlığından dolayı görebildiğim karşı kaldırımdaki reklam panosundaki "banka kartının ilerisi Neo !.." yazısını Mevlâna merkezli bir kutsal işaret olarak algılayıp... kalan 5 kişiyi sallayarak o bileti alacaktım..

yada bunu yukarda bahsettiğim "biz dark olalım diyoyurz, Mevlâna bize şans sunuyor.." şeklindeki konuya inat bir durum olarak kabul edip, Mevlâna bana "gel" dedi demesine ama, kapıya vardığımda "hadi şimdi defol git gözüm görmesin seni" diye düşünecektim..

ve ben ikincisini yaptım. :) evet galiba gerçekten bir şekilde kötü olmamız gerekiyor.. ben bugün buna biraz daha yaklaşdığımı (daha doğrusu yaklaşmam gerektiğini.. ) anladım.

metroda eve dönerken bunları düşünürken elimdeki CRR aralık program kitapçığına bakıyordum. kitapçığı hayal kırıklığı gişesinden almıştım ve onun kapağında da sadece, hemen hemen hergün bir etkinliğin gerçekleştiği CRR'deki bu gidemediğim etkinliğin kocaman bir resmi vardı.. ne kadar ironik değil mi?..

metroda ayrıca zencili + çinli içerikli ayrı bir rastlantım daha oldu. o da; eve gelip izlediğim smallville bölümünün içeriği ile yine aynı pamuk ipliğiyle bağlıydı ve smallville'in sonundaki Lex'li diyaloglu bölüm de benim bu "kötülük" kararımla uyuşuyordu.. o hikayeyi de başka bir rastlantılarım serisi'nde anlatayim artık :)

bir önceki rastlantıyı okumak için sondaki yıldıza tıklayabilirsiniz.. -> *

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Saw 3 / Testere 3...

Image Hosted by ImageShack.us




geçtiğimiz haftasonu sinema günü yaparım diye sinemaya gidip testere'yi mi babel'i mi önce izleyeyim diye kararsız kaldım ama sonunda testere'yi önce izleyip gerim gerim adeta şiddete doyup, çoştum ve ardından Babel ile de günah çıkardım.. :)

film daha en başında lions gate firmasının logosuyla kendi pis atmosferine çekiyor izleyiciyi.. saw'ın yarattığı (yaratmak belki fazla iddialı olur.. saw'ın günümüze uygun bir şekilde makyajlayıp hortlattığı diyeyim..) (hostel'in devam ettiği) bir tür var artık.. böyle bir türe ait olan testere 3'ü zevk alarak izledim. beğendim. gerçi böyle bir türden keyif almanın ardında psikolojik ve sosyolojik durumlar olabilir buna "hadi canım sen de" diyemem.. sonuçta izliyoruz ve birilerinin ölüm sahnelerinden, kan, organ fışkırmalardan yer yer yumruk sıkacak kadar gerilsek dahi vazgeçmiyor, filmi beğenip sevebiliyoruz. zaten Gore kültürünü bilirsiniz. uzakdoğuda da oldukça yaygındır taa ichi the killer'i falan düşünün.. testere gibi bir filmden keyif almak normal midir anormal midir diye ap-ayrı tartışma konuları açılabilir.. açılsın.. tartışalım yani.. not olarak bu filmi amerikada vizyona girdiğinde 3 günde 3.5 milyon kişi izlemiş. ekleyeyim..

konu güzel..

senaryo güzel.. yine son dakikalarda koca bir bulmacanın çözülmesi gibi bölümler geçerken acaip bir tatminlik hissi ile "vay anasını be" diyerekten kalıyorsunuz. ama bir film biterken kendimi bu kadar rahatsız hissetmemiştim.. acaip bir huzursuzluk duydum..

görsellik oldukça güzel.. ki artık geçiş sahneleri şu bu falan da yaratıcı, farklı bir tarz haline gelmiş testere bünyesinde. ve daha önce filmi izleyenlerden duyduğum "sahneler fazla karanlıktı" mevzusunun filmde oldukça az bir sahnede (aslında tek sahnede var.. filmin başında sadece..) olduğunu söyleyebilirim. ve o kadar da kötü değil. tamamen bilinçli olarak yapılmış ve izleyiciyi o durumun (atmosferin) acımasızlığına hazırlamak için düşünülmüş bir oyun bence.. yani hiç rahatsız olmadım ki zaten gelip geçici kısa süreli bir sahne idi..

müzik desen gaza getirici ve rahatsız eden sahnelerde gerilimi yükseltici özelliğine sahip. ki testere'nin artık ezberlenen şu ünlü parçasını unutmayalım. yazının başındaki player'dan çalarak dinleyebilir, bu yazıyı filmin atmosferine en yakın psikolojide okuyabilirsiniz :)



ve serinin en kanlı bölümü bu olmuş. oldukça fazla parçalama, koparma, kan sahneleri mevcut. uzun süredir böyle hamam seansı gibi bir durum hissetmemiştim sinemada. hani hamama gidersiniz ve saatlerce kaldıktan sonra dışarı çıktığınızda hafiflemiş, üzerinizden birşeyler atmış, birşeyleri geride bırakmış hissedersiniz ya şu an bile (üstüne babel izlediğim halde) testere'nin böyle bir etkisi var üzerimde..
ha unutmadan işte bu yüzden özellikle ilk yarıda dışarı çıkıp mısır alan obur izleyicinin elinde patladı o mısırlar ve acaip keyif aldım hehe.. (mısırın da talihsizliğiymiş bu. sen pişerken patla falan.. sonra gel filmde filmin sahneleri yüzünden talihsiz izleyicinin elinde tekrar patla..)

özellikle hoşuma giden bir tarafı da kendinden önceki ilk 2 filme ait olayları da ele alması, o filmlere dönüşler yapması ve yeni sahnelerle o hikayeleri derinleştirip bize birşeyler öğretmesi idi. tamamlayıcı özelliği var bu filmin diğer filmleri. öyle "son durak" tarzı bir seri durumu yok yani.


spoiler başlıyoooooooooo.......

spoiler başlıyoooooooooo.......

spoiler başlıyoooooooooo.......

Image Hosted by ImageShack.us

şimdi benim anladığım bu jigsaw'ın kafasında amanda'nın yeri başka. yani amanda aslında testere mevzusunun merkezindeki bir isim sanırım. bize öyle lanse ediliyor. amanda'ya uygulanan test bitmek bilmiyor. durup düşününce bizim jigsaw'ın öyle şiddet taraftarı bir adam olmadığı da ortada. böyle bir adamın da "ben ölünce koltuğu kime bıraksam" tarzında kaygısı da olamaz.
olsa tamam diyecem en uygun kişiyi buldu ve ona öğretiyor falan ama yok yani öyle bir adam olmadığını bu filmde bile daha iyi anladım ama o halde "nedir mevzu" diye sorasım geliyor.. hani amanda'nın bu kadar merkezde olması gerekiyor muydu gerekmiyor muydu sadece burada takılırım takılsam..

film doğal bitti. ne olacaktı yani timör sahibi bir adam son yıllarını kafasındaki ceza sistemine göre ders vere vere yaşadı. zaten tüm dünyayı değiştirmesi gibi birşey saçma olurdu tıpkı kendisinin de ölmekten yırtmasının saçma olacağı gibi.. jigsaw öldü.. bu defter kapandı.. testere 4'ün de çekilmek için imzalandığını düşünürsek.. bu serinin başlangıcını anlatacağına şimdi daha iyi kanaat getirebiliyorum..

çok psikopat bir filmdi çook.. bizlere her türlü duyguyu hissettiren, yelpazesi oldukça geniş olan bu "yeni nesil sinema sektörünü" takdir ediyor, saygılarımızı sunuyor, daha neler neler izleyeceğimizi hayal edip şimdiden sabırsızlanıyoruz...

neyse biraz dinleneyim ve Babel'den bahsedeyim :)


Image Hosted by ImageShack.us

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Underworld 2 : Evolution

Image Hosted by ImageShack.us

şimdi efenim bendeniz vampirizm müessesesi ile tanıştığımdan beri... bu sinema sektöründe "korku" türünün bir alt-türü olarak kabul edilen vampir türünü.. "hadi ordan be alt-türmüş peahh" dercesine alır üste yerleştiriveririm. hatta "korku" türünden tutar çekerim bunu koparırım, ap-ayrı bir tür olarak lanse ederim.

kısaca sevdiğim saydığım bir türdür ve bizzat kıskandığım bir ırktır vampir ırkı. bakınız "vardır" yada "yoktur" diye bir sorgulamaya bile girmiyorum. ben varolduğuna inanıyorum, varolduğunu düşünme düşüncesi hoşuma gidiyor ve "acaba" diye şüpheye düşecek şekilde varlığını sorgulamak bile beni soğutuyor, hoşuma gitmiyor.. en önemlisi de gerek görmüyorum.

bünyesel ve zihinsel hal böyleyken; bir blade serisi olsun, bir Angel dizisi olsun, efendime söyliyim bir vampirle görüşme olsun severek izlediğimiz ürünlerdir. underworld ise 2003 yılında "sinemada vampirizm" açlığımızı oldukça tatmin etmişti, gerek stilizesi olsun, gerek aksiyonu olsun tarzını ortaya koymuştu... o günden beri devamı gelecek aa ne hoş diyerekten bekledik, yılmadık, amerikalarda gösterildi duymazdan geldik, divxleri dvd'leri çıktı görmezden geldik, izledim güzeldi diye bir sürü yorumlar okuyup "hadi ordan bırak alla sen" diyip umursamadık.. sabrettik ve tam ümidimizi keseceğimiz bir zamanda vizyona girerek izlememiz için önümüzde eğilerek hizmetini tamamladı..

filme atmosferik olarak uysun diye bir akşam seansında izledim filmi sinemada. çıktığımda zaten yağmur yağıyordu ve benim bir deri çeketim yoktu ki olsa konsepte süper uyacaktı ama insanoğlu aç gözlüdür bu seferde benim bir 14'lü makinam yok ki belimde diye veryansın edecektim kim-bilir..

izlemesine izledim ama film onca sabrımın karşılığını bazı açılardan tam anlamıyla veremedi. ister istemez beklentiye girdim galiba bunca zaman ki oysa o kadar da karşıyımdır bu beklenti işine...

filmin konusu süper. vampirizm için böyle bir mevzu çok güzel. ilk filmde çıtlatılan konuların özüne inmesi, buna bir tarih yazmaları, yani bir temele oturtmaları çok iyi düşünülmüş. ki yanında kurt-adam sektörü de bonus yani. oyunculuklar iyi.. sonra efektler falan, stilize sahneler oldukça sağlam. yanında oldukça da kanlı bir film.. ( ki zaten bu normal çünkü kansız vampir filmi mi olurmuş yav ) ama işte "senaryo" biraz teklemiş.. yer yer bu konuyu taşıyamamış sırtında.. en çok oralarda üzüldüm filmde. bu noktalardan şöyle-böyle bahsedeyim belki üzüntümü geçirip bana merhem olursunuz belli mi olur..

acaip spoiler yapasım geldi...

spoiler...
var...

az daha aşağıda...

şimdi ilk filmden de bildiğimiz ve burda daha net öğrendiğimiz öz bilgi neydi ? kabaca; baba corvinus'un 2 oğlundan birisini yarasa diğerini kurt ısırıyor ve iki üstün ırkın temeli böylece atılmış oluyor. bunu rahatlıkla kabul ederim. çünkü bir filmin kendi çizdiği dünya belli oranda mantıklıdır sorun teşkil etmez. yani bunlar "gerçek dünyada olmadı" diye tutarsız kabul etmeye gerek olmaz. işte böyle bir öz-bilgi ile belli bir kararlılıktaki tutarlılık ekseninde ilerleyen film ne oluyorsa belli başlı bölümlerde "hızlı-tutarlılık" hatasına düşüp durduk yere seyircinin gözünde "ucuzlayan", "inandırıcılığını kaybeden" yani "tutarsızmış gibi" bir hale geliyor.. bunlardan birisi "michael"ın özelliklerinin kararsızlığı.. sen kalk hem vampir hem lycan olaraktan her iki türden üstün ol ve victor'a bile karşı koy.. sonra gel burda marcus'tan dayak ve öl.. sonra vazgeç diril.. sonra filmde o kadar sır ve duvar altında kalıp beklentimizin odak noktası haline gelen ilk lycan'ın üst çenesini alt çenesinden ayır fırlat.. bilmiyorum yani.

sonra.. çok şaşalı gösterilen, büyük giriş yapan, ağır adımlarla yere sert basan karakterler bu hızlandırma sonrası kağıt gibi yıkılıveriyorlar. bu benim gibi bir izleyiciyi gerçekten üzüyor. mesela baba corvinus.. adamın filme girişi olsun, ekibi şusu busu olsun çok "ağır abi" modunda. ki herşeyin başı bu adam aslında.. (gerçi bu adamın neden onca sene yaşamış olduğuna dair bilginin olmaması da ilginç.. varsa da ben görmedim heralde..) ama ne oluyor gidişi çok çabuk oluyor. yine marcus'un kardeşi ilk lycan. çok büyük ümitler bağlıyorsunuz o karaktere... çok özel korunuyor falan ama çok kısa sürede, çok basitçe ölüp gidiyor. üzülüyor yas tutuyorsunuz, tamam o bir hayvan ama o da can taşıyor.. filmin elinde, konusunda bu kadar büyük bir canavar var, bu kadar kolay mı yok olmalıydı.. sanmıyorum.

sonra.. birisi lycan'ların atası, ilk kurt-adam.. ki değişim geçiremiyor bile o derece olan bir karakteri melez bir maykıl'a harcat..

ikincisi ölümsüz bir vampir atası.. uyanırken lycan kanı bile aldı, yani çok güçlü.. ki bu adam da melez olmuyor mu bu durumda ? yani maykıl'la eşit olması gerekmiyor mu sizce ? (burası da tutarsız bence) neyse işte bu karakteri de saf-kan bile olmayan bir vampir kıza harcat. tamam belki selene corvinus'un kanıyla birşeyler kazanmıştır (ama bunu bize açıklamaları lazımdı.. corvinus nedir yani.. ) ama yine de tüm baba karakterler bu kadar kolay ve ucuz mu harcanlamalıydı diye kaygılı kaygılı düşündüm işte ben..

hepsinden öte filmin sonu da pek bir iddialı pek bir karizmatik efenim. selene hanfendimiz bize neler söylüyor filmin sonunda ? "korkarım ki savaş ve kaos yakındır". yapmayınız hanfendiciğim, siz ki koskoca marcus'u, victor'u, william'ı devirmiş.. yani vampir tarihine (D)EVRİM... aradan da bonus niyetine baba corvinus'un ölmesine neden olmuş.. o da yetmemiş onun kanını alarak "gelecek" ünvanına erişmişsiniz.. amelie zaten ilk filmde öldü kalmadı geriye ne uyanacak vampir-ata, ne de kurt-ata.. yani nedir kalsın geriye sağda 500 bin kurt-adam.. solda 1500 vampir. bunlar siz iki üstün oluşumun dişinin kovuğunu doldurur mu yav.. ne savaşı ne kaosu :)

diyor ve yine de 3 numaralı filmi heyecanla beklemeye başlıyoruz. sadece demem o ki bu ölümler ve sondaki iddialı sözler üçüncü filmin omzunun taşıyabileceği yük miktarının kapasitesini artırıyor. yani 3. filmin çok sağlam olmasını gerektiriyor seriyi tamamlayabilmek için.. öyle yada böyle konunun tarihine dalış yapmasından dolayı (at üstünde zırhlı vampirler pek bir karizmatikti be.. ) izlenir.. izlenmeli.. ne olur yani izleseniz ölür müsünüz... falan..
dolapta vişne suyu olacaktı ben bi bakayim..

ve selene ne kadar hoş bir vampir öyle ya.. stilize stilize sevesim geldi onu..