Salı, Ağustos 21, 2007

-Zaman makinası olsaydı...

Zaman makinası konulu sohbetlerde; bir şekilde birileri tartışmanın devamı açısından "zaman makinası olsaydı birileri kesin gelirdi, kimse gelmediğine göre hiç bir şekilde bulunmamıştır" gibi bir yanıt veriyorlar.

Ne zaman bu yanıtla karşılaşsam, hep şöyle cevap vermek istiyorum. :p

İyi de kardeşim, içinde bulunduğun zamanı çok mu gelinip görülesi bir zaman olarak görüyorsun? Kainatın belki de en büyük buluşlarından birini bulan adamlar böylesi bir zamana mı gelecekler? Al işte, biz yaşıyoruz bu yılları. Hiç öyle bir numarası da yok. Bu yıllara gelecek adamın aklından zoru olduğunu düşünürüm. Hiç öyle prof.muş falan demem, saygı duymam, elini öpmem. Üstelik kanımca oldukça maliyetli olacaktır bu yolculuk. Öyle pek ahım şahım olmayan yıllara gidip kaynakların harcanacağını sanmam.

Hadi bunu geçtim, işin etik ve karakter boyutu da var. Bu icadı yapacak adamların senin, benim ve Biff Tannen gibi züppe, serseri, pişkin olacağı çok düşük ihtimaldir. Öyle geçmişe gideyim, at yarışı, sayısal loto, on numara sonuçlarını kendime vereyim, bir yerlere iz koyayım, birileriyle Da-shaq geçeyim, nanik yapayım, eğleneyim diyeceklerini sanmıyorum.

Bu durumda bizim zamanımıza gelecekleri çok düşük bir ihtimal olacağı gibi, gelmiş olsalar bile bunu farkedebilmemiz o kadar kolay olmayacaktır.

Etiketler:

Blogger ezberbozan kusmuş:

İşte senin gibi çokbilmişler yüzünden gelecekten geldiğimizi gizliyoruz. Hemen dalga geçiyorsunuz adamla. Ne var? Bizim makinaya atığımız jeton anca bu yıllara yetiyordu. Töbe töbe..

7:16 AM  

Ben de! - boþver

Salı, Temmuz 03, 2007

k1 ...melankoli...

...tükenmiş sistemlerde melankoli, ani bir duyarsızlaşma ve sessizlik biçimidir. iyiyle kötü, doğruyla yanlış arasındaki dengeyi koruyabilme ya da buna benzer değerleri birbirleriyle karşılaştırma, hatta daha genelinde bir güçler dengesiyle toplumsal meydan okuma ve amaçlardan umut kesildiğinde geriye kalan şeydir. çünkü sistem her yerde ve her zaman çok güçlüdür, yani üstün ve egemen bir konumdadır...
...
jean baudrillard
simülakrlar ve simülasyon

Etiketler: ,

Pazar, Mayıs 06, 2007

Adaptation. / Tersyüz (Nicolas Cage... s1)


Kafamda özgün bir düşünce var mı? Kel kafamda?
Belki daha mutlu olsaydım, saçlarım dökülüyor olmazdı.
Hayat kısa. iyi değerlendirmem gerek. Bugün kalan hayatımın ilk günü.
Ben yürüyen bir klişeyim. Doktora gidip, bacağımı muayene ettirmem gerek.
Yanlış bir şey var. Kalça kemiğim. Dişçi gene aradı. Çok geç kaldım. İşlerimi ertelemeyi kesersem, daha mutlu olabilirim.
Tek yaptığım koca kıçımın üstünde oturmak. Kıçım bu kadar büyük olmasaydı, daha mutlu olabilirdim. Gömleklerimi kıçımı saklamak için sarkıtmazdım.
Tekrar jokinge başlamalıyım. Günde 5 mil. Bu sefer yapmalıyım. Belki de kaya tırmanışı. Hayatımı tersine çevirmeliyim. Ne yapmam gerek?
Aşık olmam gerek. Bir sevgilimin olması gerek.
Daha fazla okumalıyım. Kendimi geliştirmeliyim. Rusça falan öğrensem nasıl olur?
Ve ya bir enstrüman alsam? Çince konuşabilirim. Çince konuşan ve obua çalan senaryo yazarı bulmak oldukça güç. Bu harika olur.
Saçımı kısa kestirmem gerek.
Kendimi ve insanları saçlarım konusunda kandırmaya çalışmayı kesmeliyim.
Ne kadar üzücü?
Olduğum gibi görünüp, kendime güvenmeliyim.
Kadınların etkilendiği şeyde bu değil midir? Erkeklerin çekici olmasına gerek yok.
Ama bu doğru değil. Özellikle de şu günlerde. Bu aralar erkeklerin üzerindeki baskı neredeyse kadınların üzerindeki kadar.
Neden sadece var olduğum için gülünç duruma düştüğümü hissediyorum? Belki de beyin kimyamdan dolayıdır.
Belki de benimle ilgili yanlış olan şey budur.
Kötü kimya. Hormonel sorunlar ve korkular kimyasal dengesizliğe indirgenebilir.ya da bir çeşit tepki vermeyen sincapsa.
Bu konuda birinden yardım...
ama akabinde de çirkin olacağım.
Hiçbir şey bunu değiştiremez.

...

Kimseyle tanışamıyorum. Panik durumumu ve kendimden nefret etmem dışında hiçbir şeyi anlayamıyorum. Beş para etmez küçük varlık.
Anladığım tek şey bu gibi. Aslında kendi hakkımda yazı yazma konusunda oldukça iyiyim, kendi hakkımda...

...
Yaşamda tıpkı hayalet orkideler gibi şeylerle dolu.
Hayal etmesi harika ve aşık olması çok kolay.
Ama ulaşamadığın zaman, fantezi gibi ve çok kısa süreli.

...

Efendim, peki yazar içinde pek fazla bir şey olmayan bir hikaye yazmaya çalışırsa? insanların değişemiyor ve doymuyorlarsa?
Zorluk çekiyorlar, hayal kırıklığına uğruyorlar ve hiçbir şey çözümlenmiyor.
Gerçek dünyanın daha fazla yansıması.

...
"Sevdiğin şeyi istersin. Seni seven şeyi değil..."

// Nicholas Cage olsun çamurdan olsun felsefesiyle ve Charlie Kaufman'ın dahiliğine duyulan yarı şokluk yarı takdirlik içeren hayranlıkla başladığım bu film; bittiğinde beni de bitirmişti... pişmekte olan yorum gelene kadar bu alıntılarla idare edebilirsiniz.. yada etmeyebilirsiniz.. size bırakıyorum.

Etiketler: , , ,

Blogger jazzrail kusmuş:

filmi henüz izleyemdim ama öyle çok güzel eleştiri duydum ki bu yaz da izlemezsem gıcık olucam kendime!

9:50 PM  
Blogger Seraphical kusmuş:

hehe, gercekten cok gusel.. yalniz filmi islemistim bu yazi filmden mi pek hatırlayamadim cunku yıllar oldu.. Ama benzer yasamlar cok fazla.. ve genel olarak benzer yakınmalarda..

4:23 PM  
Blogger zommbii kusmuş:

sevgili kusmuk izniniz olmadan kendi bloguma size tek tıkla ulaşabileceğim bir link koymuş bulundum artık siz istesenizde istemesinizde linkiniz benim sayfama yerleşti bile:))

12:31 PM  

Ben de! - boþver

Cuma, Mayıs 04, 2007

UMUT

Bir zamanlar saftı. Herkesi olduğu gibi kabul eder, kısa zamanda sever ve gönülden inanırdı. Bencillik, çıkarcılık, kötülük yokmuş gibi gelirdi ona, sanki hepsi büyüklerin kuruntularıydı. Bizzat yaşasa da inanmaz, hemen affeder, yeniden güvenirdi insanlara. Kin tutmaz, anlık yaşardı. Herkesi de öyle yapar sanırdı.

Zamanın insanlarla paylaşmak için olduğunu düşünür, kendine pek ayırmazdı. Dostlarının gözlerine bakar ve ne hissettiklerini anlardı. Belki bu yüzden hep ona anlatırlardı dertlerini. En öfkeliyi bile kahkahalarla güldürürdü sonunda... Bir tek büyükleri anlayamazdı, onların gözlerinde öfke görünce suçu hep kendinde arardı. Bilmezdi ki onlar bir şeye sinirlendiklerinde her şeye ateş püskürürler. Kendilerini unutup suçlayacak bir başkasını ararlar durmadan…

Hep heyecanlı ve neşeliydi. Yerinde duramazdı. Dersi dinlerken neden sürekli öğretmenin gözlerinin içine bakması gerektiğini, neden resim yapamayacağını, neden sınavları kolayca geçebilecekken daha yüksek not alması gerektiğini, kopya vermenin, kalemlerini silgilerini hediye etmenin, kurallara uymadıklarında arkadaşlarına arka çıkmanın neden yanlış olduğunu anlayamazdı bir türlü. Neden diye sorardı durmadan.
Saftı çünkü… Olduğu gibi yaşar, herkesi de öyle yapar sanırdı. Bilmezdi ki büyüyünce kabul edilmek için kendi olmasının yetmeyeceğini… Ne istediğini, hayatının amacını hiç bilmese de kendinden bekleneni yaptı, vardı elbet büyüklerin bir bildiği. Bir iki iyi okul kazandı, okudu, bitirdi, büyüdü, büyüdü. Hiç aklına gelmedi insanların kalbindeki öfkenin bir gün onu da yoracağı.
Sonunda herkesin başarısına imreneceği bir yere gelmişti. Şimdi çabalarının meyvelerini toplama zamanıydı. Artık kendisiyle baş başaydı. Bir an durdu ve geriye baktı. Şimdiye kadar fırsat bulamamıştı buna. İşte o an en korkunç şey geldi başına. Gördüklerine önce inanamadı. İnkâr etmeyi denedi, olmadı. Aynayı aldı, yüzüne baktı. Çok şaşırdı, öfkelendi, bağırdı çağırdı. Ama sonunda pes etti ve kabullendi gerçeği.
Gördüğü kişi o değildi. Gözlerindeki bakış değişmiş, ışığını yitirmişti. “Alın işte” diyordu yüzündeki çizgiler. İstediğiniz gibi oldum. Her dediğinizi yaptım. Yapabileceğimi kanıtladım. Peki ya şimdi? Şimdi ne??? Ağlamaya başladı. Yıllardır gizli tuttuğu hüzün boşalıyordu yüreğinden. Nasıl da değişmişti. İnanmadığı şeylere nasıl evet demiş, nelerin kölesi olmuştu. Nasıl derinleşmişti tanımadığı bu korku, nasıl da insanları yargılar olmuştu. Bunca zaman şansının yaver gitmesine bile öfkeleniyordu şimdi. “Ben neredeyim, kimim ben!”
Dönüm noktasındaydı artık. Ya herkes gibi kendine sunulan gerçekliği kabul edecek, ya da yüreğinin sesini dinleyecekti. Korkuyordu çünkü hiçbir şey kolay olmamıştı ve bundan sonra daha da zorlaşacaktı. Tanıdığı herkes “ne oldu buna, neden bunca şeyi elde etmişken kenara itiyor?” diye soracaktı. Anlayamayanlar küçümseyip gidecek, sadece gerçek dostları kalacaktı. Her şeye rağmen dönüm noktasıydı. Bekledi… Şüpheci vızıltılar, meraklı sorular başladı hemen, hiç şaşmadı.
Düşünmeyi boş verdi, sadece durdu. İçinden ne geliyorsa yapmaya karar verdi. Sonra bir gün etrafta tuhaf bir şeyler olmaya başladığını fark etti. Önce anlamadı. Bir kez daha olmasını bekledi. İki, üç, beş, yok artık uyduruyor olamazdı. Her şey birbirini izliyor, kilit sihir gibi en doğru zamanda en doğru noktada açılıyor, gerçekleşmesi olasılıkça çok düşük şeyler gerçek oluyordu. Bu kadarı tesadüf olamazdı, hatta şanstan da öte bir şeydi.
Bazen o kadar büyüktü ki olsa olsa mucize denilebilirdi. Çok şaşkındı ama kalbinin derinliklerindeki gizli bir yer olan biteni hiç de yadırgamıyordu sanki. Aksine “Ben hep buradaydım yahu, ne bakıp duruyorsun öyle?” diye kıkırdıyordu neşeyle. Sonra, aslında bunu bir yerlerden hatırladığını fark etti. Epey önceleri, küçükken, benzer şeylerin olduğunu ama üzerinde durmadığını anımsadı.
Nasıl olabilirdi? Bu olsa olsa tek bir şekilde açıklanabilirdi. Bu, birlikti, arzuydu, umuttu. Bu evrenin mutlak dengesiydi. Söylemeye cüret edemiyordu ama doğru olduğunu biliyordu. Bu, bu, Tanrı’ydı. Aman Tanrım! İdrak ettiği o an, tarifi olanaksız bir şey oldu. Yüreğini kaplayan heyecan ve mutluluğu anlatmaya çalışsa kelimeler yetmezdi. İçindeki sevgi gözlerinden taşmış, ağlamak istiyordu… Hiç bir şeyi bu kadar sevemezdi. Nedenini bilmiyordu ama eve dönmüş gibi hissediyordu.
Yüreğinde bir şeyler yeniden alevlenmişti. Bu hissi tekrar, sürekli yaşamak istiyor ama onu kovaladıkça uzaklaşıyordu. Bulmaya çalışmak, kaybettiğine inanmaktı çünkü. Uzaklaştıkça ümidini yitiriyordu. Aklı şimdi eskisinden de fazla çelişki üretiyor, dizginlenemiyordu. Bir cevap bulmak için her yolu deniyor, her bilgiyi almaya çalışıyor, bilgilendikçe bilmediklerinin ne kadar fazla olduğunu görüp daha da çaresiz hissediyordu kendini.
Üstelik derdini anlatabileceği kimse de yoktu. Eskiden konuşabildiği herkesin tek derdi para olmuştu. Sürekli aynı şeyleri söylüyorlardı sözleşmiş gibi. Ne hissettiğini bile anlatamaz olmuştu kimseye. Samimiyet, sanki sadece dedikodu yapabileceğin birileriyle takılmaktı artık. Yüreğindeki yalnızlığı kimsenin anlayamayacağını düşünüyor, içine kapanıyordu gitgide.
Çocukluğunu özlüyor, keşke her şey eskisi gibi olsa diyordu. Var olmak için samimiyetsiz olmak şart mıydı? Depresyon muydu bu, yoksa kendini kaybetmek mi? Kendini kaybetmekten korkmalı mıydı peki? İnsanlarla olamamak, olmamak mıydı? Hiç kimseyle konuşmasa bir süre, bir hiç mi olurdu? Hiçbir şey düşünmese… Neden varken yok olmak isterdi ki insan? Çözüm neydi? Ölüm mü?
Neyse ki hep güzel rüyalar görüyordu. Konuşmayan insanlarla tanışıp, hiç gitmediği kentlerin boş sokaklarında, kumsallar, vadiler üzerinde uçuyordu. Hep hayalini kurduğu kimsenin kimseden korkmadığı o dünyaya geri dönmek için artık o kadar çok uyuyordu ki... Keşke gerçek de öyle olsa, herkes birbirini affetse diyordu ama kendi bile affedemiyordu artık kimseyi.
Peki, kısa süre önce içine doğan o umut ışığına, o ilahi güce ne olmuştu. Neredeydi şimdi? Her şeyin düzeleceğine dair inancı da mı bir hataydı? Ona o kadar güvenmese şimdi böyle mutsuz olmazdı. Özgürlük bu muydu? Ne kadar da aptaldı. Herkes gibi bir şeylere tutunup yaşasa ne olurdu? Farklı olması şart mıydı sanki!
Her şeyi boş vermeye karar verdiği bir gün, bir şey fak etti. Aslında her şey bitmemişti. Eskiden saftı ama şimdi birçok şey biliyor, insanları daha iyi tanıyordu. Bazı şeylerin sebebini, hayatındaki büyük planı görebiliyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Değişim şarttı ve bu onun hayatındaki en büyük değişimdi. Şimdi yeniden inanıyordu kendine. Arada bir şüphe duysa da bir şeyler ona doğru yolda olduğunu göstermeye çalışıyordu. Tek sorun fazla acele etmesiydi. Bütün inançlarını geride bırakmak elbette kolay olmayacaktı.
En yakın dostuna anlattı derdini o gün. Onay beklemiyordu. Sadece içini dökmek istemişti. Bir de baktı ki aynı şeyleri o da düşünüyor. Bunca zaman o da dile getirememiş hissettiklerini. O an sanki bir kapı açıldı aralarında. O kapıdan ışık sızıyordu. Bu ışık karanlığın içinde küçük bir aydınlık yarattı. Belki dedi, belki herkes böyledir. Herkes sevgiyi arıyordur. Ama hep korktuklarından gösteremiyorlardır içlerindeki o yalnız çocuğu.
Ağlamak, zayıf görünmek, kalplerini açmak zor geliyordur belki. Çünkü her şey ayıptır, yasaktır küçükken. Büyüdükçe büyükler gibi oluyorlardır ister istemez. Kalplerinin en gizli köşesinde saklıyorlardır belki o küçük sevgiyi tamamen yitip gitmesin diye. Oysa bilseler serbest kaldığında neler yapabileceğini. Hayatlarının ne kadar değişeceğini… Yalnız kalmamak için herkes gibi olmak zorunda olmadıklarını, yalnızlıktan korkmanın, yalnızlığa çare olmadığını bir bilseler…
Şimdi daha iyi anlıyordu. Sanki sinsice oluşan o maske düşüvermişti. Biliyordu ki her şey değişiyordu ve belki bir gün gerçekten kavuşacaktı hayalindeki o dünyaya. Kavuşamasa bile daha mutluydu şimdi. Umut geri gelmişti…
// yazı için ziondaşım chaosmyth'a teşekkürler...

Etiketler: , ,

Pazar, Nisan 29, 2007

m1

...
ne mektebimde vardı huzurum, ne vardı evde,
çıkıp bir başıma ağlamaktı belki caddelerde,
hayallerin kurulduğu ve düşlerin yok olmadığı,
bu gözlerinse dolduğu, zamanın donduğu bir yerdeyim,
düşünceler dumanlı dağlar aynı, gözse puslu,
bir bakmışım mesafeler uzun ve tozlu,
benimse yol yürür gider bir seyyah olurum,
ne paranın bir değeri vardır aslında, ne de şerefle onurun...
...
ve kimi zaman düşündüm,
aslında hiç üşenmedim ben hep düşündüm,
hayata karşı dört silahşör hep güler sanmıştım,
bu öyle lanet olası tos bir pembe ki bir baktım her şey ciddi...
hemen uyandım...

...
...ceza / gelsin-hayat-bildiği-gibi //...

Etiketler:

Çarşamba, Mart 28, 2007

Yanlış yolun yanlış yolcuları...


aslında genelleme yaptım başlıkta. bazen birşey yapıp sonra ondan pişman olmanın zevkini çıkarmaya çalıştığım ilginç bir zaafım olabiliyor. aşağıdaki listelenmiş arama örnekleri, internet kullanıcıların bu blog'a gelerek sonlandırdıkları yolculuklarının arama motorlarındaki başlangıç anlarını simgeliyor. içlerinde tabiki tam isabet eden aramalar var. ki zaten bu yüzden genelleme yaptım diye başladım bu paragrafa. üstelik pişman olmanın getirdiği zevk de kalmadı artık. kısa süreliydi. hem zaten hepimiz beş dakikalık zevkin eseriyiz di mi ama?.. ayrıca bu arama örneklerini sizlere de gösterebilmek için bilinçli olarak buraya yazarak, arama sonuçlarında bu kelimelerin bu blog dahilinde bulunma şanslarını artırıyor olmam da ayrı bir ironi meselesi olmakta.. o yüzden hey sen piştt!, altını üstüne getirme bakayım blog'un. yok burada emanuelle fragmanı falan. ama o kadar zor durumdaysan at bana bir mail yollayayım sana tüm serinin divx'lerini...

-bileğini kesenler
-sinema işaretler filmini izle
-kusmuk görüntüsü
-bilgisayarda girilen msn şifrelerini çalma
-prison break 2.sezon
-zombiler
-emanuelle fragman
-kusmuk
-oceanland
-msn eski kayıtlar
-prison break 2 sezon
-lost - soundtrack albüm
-alejandro gonzalez film anlayışı
-prison break sezon 2
-prison break 1. sezon bölümleri
-kayıkçı filmini izlemek
-msn piçi
-testere 3
-en kusmuk espriler
-msn hiç bişey sılınmesın
-prison break internet adres
-hoşgörünün güzel insanı ağlatacak şiirleri
-film kore innocent step
-msn ye adımızın resimini nasıl olur?
-konuşabileceğim açık msn ler
-durucam burda gidişini seyredicem
-ilizyon örnekleri
-msn listemdeki silinen adresleri geri alma
-silah çeşitleri bak
-kendi isminle msn adresi alma
-sadece kusma
-vampir kurt adam
-love story
-prison break 2sezon
-dora aşık olmuştum
-rüya kusmuk
-msn piçi
-john travoltanın filmleri
-msn piçi
-msn konuşma kayıtların
-doktorlar dizisinin 5.bölümünü izlemek istiyorum
Blogger broken kusmuş:

olmadı ama olmadı bu ben "durucam burda gidişini seyredicem" diye gelmiştim:)

10:18 PM  

Ben de! - boþver

Pazartesi, Mart 26, 2007

365. Gün...


öğrendiğimde* ve kırkında* bahsettiğim arkadaşımız Tuğhan'ın (MOUSE*) sessizliğinin üzerinden tam üç-yüz-altmış-beş gün geçmiş. halen bu ayrılığı sonlandırmamakta... oradan dönmemekte kararlı görünüyor...

burada daha önce de yazdığım... zaten hep sevdiğim okan bayulgen'in soner arıca şarkısı içinde okuduğu ve ağzına çok yakışan şiirinin;

durucam burada
gidişini seyredicem
kıpırtısız... sakin gibi görünücem...
kavgasız olucak... fırtınasız olucak...
saçma-sapan olucak...
organlarım birbirine vurucak
arkandan sessiz bakacam
ben yine SALAĞI oynıyacam...

kısmındaki gibi salağı oynamaya devam ediyorum... bir arkadaşın ölümü değil bunları yazdıran.. "ölüm" olgusu değil. öyle olsaydı her ölene ağlardık, her ölene üzülürdük, her ölene saygı duyardık. ama öyle değil.. canlı haline bile katlanamadığımız, artık saygı duymadığımız nice kişilerin gelip geçtiği şu hayatta evet işte bu yüzden "ölüm" değil bunları yazdıran.. bizzat "ölümü" yakıştıramadığınız arkadaşınız, onun tamamı, onun varlığı, onun izi bize bunları söyleten... yani ölüm sana aslında güle güle.. senin arkadaşımızın isminin önünde bile yerin yok. sen git, seni yaratanın yanına..

yine çok sevdiğim okan bayulgen'in, yine çok sevdiğim yedi karanfil'in bir albümündeki, rastlantı bu ya onun çok sevdiği bir arkadaşına yani boran kaya'ya, geçirdiği trafik kazası sonrası ardından yazdığı mektubunu dinlerim uzun yıllardır. nedensizce sevdiğim, dinlemeye bıkmadığım bu ağıt'ın bir gün gelip de olay örgüsü bünyesine kendine bu kadar uygun yer edineceğini tahmin edemezdim. sanki bir puzzle'ın eksik parçası gibi.. ama bu sefer herşey tersten.. yani önce bu puzzle parçası vardı ve her zaman kendine uygun, onu tamamlayıp oluşturacağı, içine uyacağı bir şekil aramıştı. hadi gelin biz bu şekle "hayat" diyelim ve mektubu okuyalım.. kızarttığım yerler benim ben'im diye düşündüğüm yerlerdir. tabi her ne kadar bencil olmayı sevsem de aynı zamanda senin sen'in de olabilir, orasına ben karışamam...


oğlum sana bu mektubu bizim cehennemden yazıyorum. bir yaşıma daha gireceğim neredeyse. tabi bundan haberin yok senin. kronometreye erken bastığın için, beni hep yakışıklı hatırlayacaksın. bizi bırakıp gittiğin yerde, eski güzel günleri düşünüp hayıflanacaksın...

ama dur!

sen hatırlıyor musun beni?
peki sen herhangi bir şeyi hatırlıyor musun?
ben yirmiydim tanıştığımızda, sen beni en son otuzbeşimde gördün İstanbul'da. sonra sen kaş'ta öldün. o akşam aynı anda geldik antalya'ya. sen beni görmedin, ben sana bakıyorken...
ben sana öyle dikkatli baktım ki oğlum ayrılırken, sen iyi ki görmedin beni. yoksa gözgöze gelir gülerdik, eskisi gibi. olmadık bir yerde gülerdik ya hani? öyle olurdu yine. gözlerimizi kaçırırdık ciddiyeti bozmamak için. hani sahnede olduğu gibi. sen ağlarken bakamazdım ya sana. sinirimi bozardın, gülerdim. çünkü sen her boktan şikayet ederdin oğlum.. öyle çok şikayet ederdin ki, sonunda sıkılır gülerdim. sonra sen de sıkılırdın kendinden. başkası gibi olmak isterdin. mutlu olan bir başkası gibi. dert etmeyen biri...
hani, benim gibi biri...

birşey diyeyim mi sana oğlum? şimdi dönsen buralara... ne gidilecek bir yol, ne uğruna ölünecek bir kadın....
herneyse...
ama kadınları çok dert ederdin sen. ama onlar seni severdi oğlum. ama sen çok ağlardın onlar için. sevemezdin kendini bir türlü. onlar seni çok sevse de, senin gibi olmak istemezdim o zaman...

daha çok sevin beni!
daha çok gülün bana!
beni daha çok isteyin!
daha çok!
ama seni en çok ben...

birşey diyeyim mi sana oğlum? şimdi dönsen buralara... ne gidilecek bir yol, ne uğruna ölünecek bir kadın, ne de sabahlara kadar konuşarak sana vaadettiklerim...
kandırdım seni oğlum,
parayı dert etme diye. yok öyle birşey, başarısızlık diye.
illa da başkası olmaya çalışma salak gibi, bir kadın için ölme diye, kandırdım...

artık umrunda değil mi bunlar? artık bozulmuyor musun bu işlere? aşkın da bir önemi kalmadı mı yoksa? o kadın için ölmez misin bir daha? ne var, bir kere daha ölsen?
değmez mi o kadın buna?
Hani, hani değerdi? çıplak ayaklarıyla yürürken mezarının üstünde. keyiflenmeyecek misin toprağın beş karış altında? öyle de oldu zaten, vasiyet ettiğin gibi. çıplak ayaklı kıza...

bıraktın değil mi oğlum?
bıraktın, gittin...
Peki!

ama ben buradayım hala. ben devam ediyorum. peki sen bakıyor musun bana oradan?!
gülüyor musun bana?! sanıyor musun ben aynı şarkıyı söylüyorum?!


beni daha çok sevin!
bana daha çok gülün!
daha da çok isteyin beni!
beni daha çok özleyin!

ama seni...
seni en çok ben, ben! hayır, ben çok değiştim oğlum. bir başkası değilim artık...
vazgeçtim maymunların dünyasından... bıraktım alkışları... istemiyorum kahkahaları...
istemiyorum bir aptal gibi yaşlanmak...

işte belki de bu yüzden,
seni en çok ben...
en çok ben özlüyorum!

BENİM...

ÖLÜ...

ARKADAŞIM!...

Etiketler: